23 Mart 2024 Cumartesi

Nasıl bir şehir/ Nasıl bir Nusaybin istiyoruz!

Türkiye’de her seçim öncesi adettendir, mevcut belediyeler tarafından hummalı çalışmalar yapılır; kameralar önünce geçilir, basına görüntü verilir. Özellikle de yolların asfaltlanması kesinlikle değişmeyen görüntüler arasındadır. Seçim döneminin son ayına girildiğinde bu çalışmalar daha da hızlanır. 5 yıl boyunca yapılması gerekenler ve yapıl(a)mayanlar seçim sathına girilen aylarda üst üste yapılmaya başlanır. Hızlı ve çoğu zaman da kaliteden ödün verilerek… Zaten bir süre sonra bu yapılanlar bir bir dökülür, fakat atı alan Üsküdar’ı geçmiştir! Artık umutlar bir sonraki seçime… Geleneksel seçim stratejisi haline gelmiş bir durumdur bu Türkiye’de… İşin ilginç tarafı halk da bunu kabullenmiş gibidir… Bu durumun ortaya çıkmasının ve gelenekselleşmesinin altında bir sürü politik, sosyal, ideolojik neden sayılabilir kuşkusuz ve her birinin yine kendi çerçevesinde doğru da olur! Bunların hepsi ayrı ve bağımsız akademik çalışma konuları…

Yaklaşık 2,5 yıldır yaşadığım Nusaybin’de de son dönemlerde asfaltlanan yolları ve iş makinelerini görünce bu düşünceler geldi aklıma… Yollar asfaltlanıyor, dere kenarları ıslah ediliyor, park düzenleniyor vs…

Nusaybin, Nasibeyn, Nisibîs, Nisêbîn… Nusaybin tarihi bir şehir… İlk üniversiteye sahip olmasıyla övündüğümüz -ama çoğunlukla sadece övündüğümüz- içinden dere geçen şanslı şehirlerden bir tanesi. Çağ Çağ deresi; Kürtçe adıyla Ava spî ya da Çemê Bunisra’nın ortadan ikiye ayırdığı bir şehir Nusaybin… Ki o nehir de artık eski günlerdeki gibi akmıyor… Eskiden rahatlıkla kana kana suyunu içtiğimiz nehirde şimdi kirlilikten yüzemiyoruz bile… Ava Spî (Beyaz Su) artık beyaz akmıyor maalesef!

Nusaybin, bir zamanların güller şehri ki onlarda uzun bir süredir kokmuyorlar! Benim kuşak hatırlayacaktır, okula giderken öğretmene bahçeden kırmızı, beyaz, sarı güllerden bir tane koparır öğretmenimize götürürdük, ya da koklaması için bir yakınımıza… Gül reçeli de yapılırdı o zamanlar, içmek için gül suyu da! Şimdilerde varsa tek tük kalan bir bahçeli bir evin bahçesinde, o zamandan kalmadır, ya da o günlerin nostaljik hatırınadır!

Evet, evler bahçeliydi, her bahçede asma ağaçları hem üzümünden yemek ve ikram etmek misafire, hem de altında oturup çay içmek, sohbet etmek için… Bugün de yüksek apartmanların aralarında hala bu evleri görmek mümkün… İşte bu Nusaybin gözümüzün önünde gittikçe yok oluyor… Gittikçe büyüyor, büyüdükçe kirleniyor güzel şehrimiz Nusaybin!

Seçime günler kalmışken, bu şehirde büyümüş, yıllar sonra tekrar şehre yerleşmiş biri olarak, Nusaybin’in görebildiğim sorunlarına ve nasıl bir Nusaybin hayal ettiğime dair düşüncelerimi paylaşmak istiyorum…

Yapılaş(ama)ma sorunu…

- Her yerde giderek artan bir yapılaşma almış başını götürüyor, plansız ve geleceği düşünmeden! Her yer inşaat alanı… Kontrol ediliyor mu bu yapılar? Bu yapıların kaçında oto park, yeterli yeşil alan var? Bu kadar kolay olmamalı her yere inşaat dikmek… Yolu, çevresi, yeşil alanı, elektriği, suyu, otoparkı görülmeden onaylanmamalı bu yapılar!.. Örneğin inşaat yapılıyor, kanalizasyon sistemi için veya elektrik sistemi için yanından geçen- ve belki de birkaç ay önce yenilenen- yol ortasında çukur kazılıyor… Sonrası… sonrası o çukur orada kalıyor, aylarca, hatta yıllarca!

Yollar;

- Her ne kadar yollar yapılıyor görünse de, şehir içindeki hemen hemen bütün yollarda, caddelerde mutlaka çukur/lar var!

- Bu yollarda ve kavşaklarda bit tane trafik ışığı yok… Bırak trafik ışıklarını hangi yolun ana yol hangisinin tali yol olduğunu gösteren levhalar bile yok! Onu yerine hemen her yerde kasisler var…  “Trafik ışıksız kent” güzel bir düşünce fakat unutulmamalı ki böyle bir düzeye erişmiş bir kentte kasis de olmaz!

Özellikle okul önlerinde ve çevrelerinde bu ışıkların ya da trafiği yönetecek levhaların ve/veya görevlilerin olması lazım ki çocuklarımızı içimiz rahat bir şekilde okula gönderelim… Çocukların bisikletleriyle okula gidebildiği bir şehrin hayali bile güzel değil mi? Ama okul önlerindeki trafik; hatta park eden ağır yük araçları ve trafik ışıklarının olmayışı nedeniyle bunu yapamıyoruz!

Mahalle aralarında, sokaklardaki TIR’lar!

Konusu açılmışken;

- Bir şehrin sokaklarında, mahalle aralarında uluslararası yük taşıyan araçların, yani Tır olarak adlandırdığımız kocaman araçların, olması normal mi? Neredeyse şehrin bütün sokaklarında bu TIR’ları görmek mümkün… Hatta okul önlerinde de… Görüntü kirliliği bir yana bu araçlar hem yollar ve hem de mahalle sakinleri ve özellikle de çocuklar için tehlikeli…

Bir diğer konu çevre ve çevre kirliliği…

- Nusaybin’de nereye baksanız plastik, nereye baksanız çöp! Her yer plastik dolu, bütün sokaklar kirli… Sadece sokak başlarına çöp konteynerleri yerleştirmek ve sabahları onları toplamak kenti temizlemez… Kent içinde çevre ile ilgili farkındalık çalışmalarının yapılması, plastik kullanımının azaltılması ya da atıklarının nasıl yönetilmesi ile ilgili çalışmaların yapılması gerekir…

Çocuk oyun alanları, parklar;

- Nusaybin güzel bir yer, içinden nehir geçen bir şehir!.. Düz ovalık bir yerde… Bir sürü imkan veriyor bu yapısıyla… Daha fazla yeşil alan, daha fazla park alanı ve çocuk oyun alanları yapmak mümkün… Yürüyüş alanları, bisiklet yolları… Zor değil bunları yapmak… Bir de var olan parkların temiz tutulması, bakımlarının yapılması… Sürdürülebilirlik diyorlar adına günümüzde… Diğer türlü “dostlar alışverişte görsün” olur…

Oto-Park sorunu…

- Günümüzde otomobil neredeyse telefon kadar ihtiyaç haline gelmiş durumda… Bununla birlikte Şehir büyüyor, genişliyor, nüfus artıyor ve bu da beraberinde araç sayısı da artıyor… Bir yerden bir yere giderken, özellikle de şehir merkezine giderken, ya da ailecek bir akşam yemeğine ya da dolaşmaya çıkarken en önemli sorun aracımızı nereye park edeceğimiz… Cadde üzerleri işgal edilmiş, cadde üzerinde her dükkanın önü “reserve” edilmiş sanki!.. Özellikle de ticaretin, sosyal hayatın kalbi olan şehir merkezinde… Gelişigüzel park alanları oluşmuş durumda, kendiliğinden… Bu şehre yakışmayan, acil çözüm bekleyen- ve çözümü hiç de zor olmayan- bir sorun….

Ve kültürel faaliyetler…

Tarihi bir şehirde çocukların, dışarıdan gelenlerin gezebileceği bir müzenin olmaması; bir tiyatro salonunun olmayışı, festival ve sanatsal-kültürel etkinliklerin yapılmayışı eksiklik değil mi? –Hamsi festivalinden bahsetmiyorum!-

Daha çok sayabilecek fakat benim ilk başta görebildiğim bu sorunların çözümü çok mu zor?

Avrupa’ daki ya da gelişmiş ülkelerdeki aynı ölçekteki şehirleri görünce, onların buldukları çzöümleri, uyguladıkları projeleri görünce, hiç de zor değil aslında!. Tabii olarak, insanın aklında şöyle sorular ister istemez oluşuyor: neden onlar yapabiliyor da biz yapamıyoruz? Farklı bir tür müyüz? Onlardaki akıl, mantık bizde yok mu? Allah bizi farklı mı yarattı, onlara akıl-fikir verdi de bizi unuttu mu? Hayır, bizde insanız, bizde de aynı akıl var! Peki neden?

Üzerinde yaşadığımız geniş coğrafyanın kaderi mi? Yöneticilerin basiretsizliği ve sorumsuzluğu mu? Halkın kendi kaderine sahip çıkmayışı mı? Belki…aslında en önemli nokta bence burası..

Yukarıda tüm saydıklarımızın sorumluluğu her şeyden önce, seçtiğimiz- ya da şimdilerde atanan- şehir yönetiminde… Öncelikle bu sorunların çözümünden, şehir halkının temiz ve düzenli bir şehirde, rahat bir şekilde yaşaması için gerekli şartların oluşturulmasından, birinci derecede sorumlu olan belediyedir (Türkiye’de şehir yönetimindeki iki başlılığın başlı başına bir sorun olduğunun farkında olarak!)…  Fakat… Bu sadece belediye ile sınırlı değil, olmamalıdır da! Şehir halkı kendi şehrine sahip çıkacak, çıkmalı… Sivil toplum kuruluşlarıyla, işadamlarıyla, doktoruyla, avukatıyla, öğretmeniyle, esnafıyla, mahallelisiyle… herkesin şehrine sahip çıkması gerekir… El ele, birlikte düşünüp, birlikte talep edip, birlikte uygulamakla… Bir şehir bu şekilde “şehir” olur! Örneğin 2000’lerde hayata geçirilen fakat kısa ömürlü olan “Kent Meclisi” ya da “Kent Konseyi”nin yeniden oluşturulması ile başlanabilir…

Böyle bir şehir, böyle bir Nusaybin hayal ediyorum!

Nusaybin- 17-03-2024

11 Mart 2021 Perşembe

Dengek ji Kurmanciya Mereşê ji Diyasporayê: Şêxo/Şêraz*

Muzîka kurdî ya modern li diyasporayê reng û dengê xwe xurttir veda. Ev yek ji bo salên piştî 1980yî -heta destpêka salên 1990î- bêhtir derbasdar e. Rewşa politîk a li welêt, qedexeyên li ser ziman û çanda kurdî, înkar û pê re jî derfetên teknolojîk berê gelek muzîkjenên kurd da derveyî welêt; Ewropa û di serî de jî Almanyayê. Hunermendên navdar derketin ku bandor li ser muzîka kurdî ya demê û ya îro û herwiha li muzîkjenên nifşên nû kirine. Şivan Perwer, Ciwan Haco, Dilgeş, Nizamettîn Arîç, Nasir Rezazî, Koma Berxwedan çend nav in ku bi îhtîmalekeke mezin ji hêla gelek kurdan ve tên naskirin. Geleke din jî hene ku zêde di nav civat û bazara muzîka kurdî de  dengê wan zêde derneketiye/nehatine naskirin  li gel ku cihekî wan î girîng heye di vê qadê de. Temo Bedirxan, Brîndar ew kes in ku di serî de navên wan tên bîra min. Yekî din jî Hozan Şêxo (Ali Rıza Kartal) ku bi albûma xwe ya dawî, Şêraz, dibê mijara vê nivîsê.

Bawerim zêde kes pê nizanin, wî nas nakin, lê gelek kesên ji kurdên Tirkiyeyê strana bi navê Rehşanê Rehşan a Koma Agirê Jiyan dê bizanibin/ an jî guhdar kirine. An jî strana Nizanim ku Koma Dengê Azadî jî gotiye; HDPê jî di hilbijartinên sala 2018an de muzîka vê stranê ji bo strana hilbijartinê (Em Dikarin) bi kar aniye (https://www.youtube.com/watch?v=9Bf3I3eItC0). Muzîkên van her sê stranan jî yên Şêxo ne, lêbelê ev her sê jî bêyî destûr hatine bikaranîn û  navê hunermend jî nehatiye nivîsîn.[1] Rehşanê Rehşan li ser awaza Hawar Hawar hatiye gotin; Nizanim helbesta Cegerxwîn e, awaz a Şêxo ye.[2]

Jînenîgariya muzîkjenên diyasporayê bi serê xwe dikare agahiyên berfireh derbarê serboriya wan a şexsî û hunerî û herwiha bi awayekî kronolojiya muzîka kurdî ya diyasporayê jî wek wêne li ber mirov raxîne. Di kîjan rewşê de derketine derve;  astengiyên ku derketine pêşiya wan an jî îmkanên ku bi dest xistine çi ne;  di kîjan rêyên muzîkê re derbas bûne,  guherîneke çawa di rengê muzîka wan de çêbûye? Ev hemû mijarên xebatên berfireh in ku heta niha kêm kes li ser wan xebitîne.

Şêxo- Ali Rıza Kartal- Şêraz

Nav, navlêkirin, guhertina navan di hafizeya civakî ya kurdan de cihekî sereke digire. Ne tenê navê gund û bajar û çol û çiyan hatiye guhertin, kes jî bixwe mecbûr mane navên xwe biguherînin/ an jî nikarîbûne navên li gorî dilê xwe li zarokên xwe bikin. Çîroka navê Şêxo – çiqasî cudatiyek hebe jî- hinekî bi vê yekê ve girêdayî ye.

Şêxo-Ali Rıza Kartal ji gundekî girêdayî Semsûrê (Adıyaman) ye, bi gotina wan “kurdên berferatê”, ji malbateke kurdên elewî tê, lê bêhtir hem ji alî ziman û hem jî ji alî çandî ve ew nêzîkî Mereşê (Gimgim) ne. Navê wî li gund di nav malbatê de Şêxo ye, lê ji ber ku ew dixwaze bibe pîlot û di azmûna leşkeriyê de bi ser bikeve navê xwe diguherîne dike Ali Rıza lê li gel ku azmûnê derbas dike jî  nayê qebûlkirin!

Li gorî gotina wî di pîçûkatiya xwe de dest bi gotina stranan û lêxistina tembûrê dike. Heta nasnavê wî Aşık Dertlî ye di nav pêla “aşık”ên demê de. Bi tirkî dibêje, dengê xwe li gund tomar jî dike wek Aşık Dertli lêbelê belav nake.

Ali Rıza, di dawiya salên 1970yî de, dema ku çûyîna Almanyayê gelekî berbelav e, berê xwe dide Almanyayê. Lê ne ji ber sedemên polîtîk an jî kurdbûnê! Ev her du jî li Almanyayê jê re dibin mijarên sereke gava –li gorî gotina wî-  Seydayê Cegerxwîn nas dike. Êdî kurdbûn, kurdî û muzîka bi zimanê kurdî dibin mijarên herî sereke di jiyana wî de. Ew  êdî careke din dibê Hozan Şêxo di şev û şahiyên kurdên diyasporayê de. Di vê pêvajoyê de bandor û alîkariya Şivan û Gulistan jî gelekî lê dibe. Di vê rêwîtiya 40 salî de 11 albûman derdixe.

Hawar Hawar bi van hestan derdikeve di 1979an de. Piştre Bîranîna ji bo Cigerxwîn-1984. Prangalar-1995 û 1996an jî bi almanî albûmên helbestan derdixe ku tê de helbestên kurdî-tirkî,  almanî li gel muzîka xwe dixwîne. Heta wê demê enstrumana sereke tembûr e, bi deng û rengê xwe.

Heta wê demê renge protest di muzîka wî de, di stranên wî de bêhtir li pêş e, lê di wan albûman de ku piştî 2000an derdixe êdî rengê herêmî bêhtir berbiçav e; motîfên mistîk, felsefî û baweriya elewitiyê di wan de cih digirin. Vê,  wek rêwitiyekê bi nav dike û di vê rêwîtiyê de Dengê Ax, Av, Agir û Hewayê ango çar insûrên bingehîn ên jiyanê dibin navê albûmên wî. Ev rêwitiyeke lêgerina wateya jiyanê ye ku di heman demê de di navbera gerdûnîbûn û herêmîtiyê de diçe û tê. Wekî rengê muzîkê, di vê rêwitiyê de êdî rengê “bağlama”yê ji yê “tembûr”ê li pêştir e. Di vê rêwîtiyê de tiştekî din î balkêş jî ew e ku ji bilî stranên herêmî, devoka “xwe” ya Mereşê jî  ji nû ve  keşf dike ku li gorî wî zêde girîngî pê nehatiye dayîn. Di vê mijarê de ewqasî hesas e ku ji bo nivîsandina devokê pêwîstî bi tîpeke din dîtiye û di metnên stranan de jî bi kar aniye. Ev,  di albûma dawî de jî dewam dike ku bi navê Şêraz di dawiya 2020an de di nav tevliheviya pandemiya Koronayê de li ser platformên dijîtal hatiye belavkirin, ji hêla Deutsch-Kurdisches Kulturinstitut.

Şêraz: Rêwîtî û lihevhatina 40 salan

Navê albûmê, Şêraz, keça wî lê dike ku ji kurtkirin û bi hevdugirêdana her du navên wî, Şêxo û Ali Rıza peyda kiriye.  Wisa xuya dike ku Şêraz ne tenê navê albûmê ye, lêbelê di heman demê de -ji vê albûmê û pê de- dikare wek navê hunermend bixwe jî bê nirxandin. Loma di vê çarçoveyê de Şêraz ne tenê du navan, lêbelê du tradîsyonan jî di nav xwe de dihewîne û herwiha dikare wek lihevhatina 40 salan ya her du navan/her du tradîsyonan jî bê şirovekirin. Ji aliyekî ve stranên kevin cih digirin di albûmê de; li aliyê din motîfên herêmî û bikaranîna devoka herêmî ya Mereşê û bi vê devokê Alan Kurdî. Stran bi motîfên muzîkê û devokê herêmî ye; bi naverokê jî gazin e; protest e. Dîsa strana Şîna Mereşê (Şînó Maróşe) ku bibîranîna buyerên Mereşê yên sala 1978an e. Ji bilî 3 stranan hemû yên din bi devoka derdora Mereşê ne.

Ji bo Şêxo devok gelekî girîng e. Li gorî wî ev devok zêde nayê zanîn, loma dixwaze êdî kesên din jî pê bihisin. Ewqasî girîng e ku wekî di metnên stranan de jî tê dîtin, ji  bo gotinên herêmî tîpek jî li alfabeya kurdî zêde kiriye. Wek xebatkarekî qada kurdolojiyê bo min lêzedekirina tîpan ne pêwîst e lê ji aliyên din ve jî wek lêkolînerekî “ji derve” ez vê hewldanê jî fam dikim ku ji bo min dikeve nav çarçoveya girêdana bi “welêt”, çarçoveya nostaljî û xwedîlêderketinê.

Albûm, wek hat gotin, dawiya sala 2020an li ser platformên dijîtal hat belavkirin. Wek albûmeke studyoyê (mebesta min ji vê ew e ku kesên ku ji bo albûmê lêdixin hev “nas nakin”) ye û wek her albûmên bi vî rengî heman pirsgirêk -li gorî min- xuya dike. Gelo muzîka ku derketiye meydanê çiqasî ew muzîk e ku hunermend bixwe xeyal kiriye an jî çiqasî  hestên hunermend  derdibirîne? Bersiva vê yekê ji li cem min nerênî ye. Carcaran tiştê di dilê hunermend de derbas dibe û yê derdikeve meydanê ji hev cuda ne. Wekî mînak, ji bo Hawarê Şêxo dibêje, “Hawar, min xwest ew rengê berê be, lê ne tam li gorî dilê min çêbû”. Bêguman ev bixwe mijareke berfireh e û pêdivî bi niqaşeke berfireh  jî heye. Kêmasiyeke din jî  ew e ku di albûmê de gelek enstruman hene  lêbelê em nizanin kî lêdixe; li ser platforma ku albûm belav bûye ne diyar e bê kê blûr, tembûr, bağlama bi kar aniye. Divê navên wan kesan di bin her stranê de bihatana nivîsîn.

Di albûmê de 15 stran hene, 3 ji wan di albûmên kevin de jî cih digirin ku helbestên Cegerxwîn in. Şêxo dibêje;

 “Bûn 40 sal ku ez vî karî dikim. Min got belkî ev albûma min a dawî be û min xwest careke din seydayê xwe bi bîr bînim. Min cara pêşî bi wî, bi helbestên wî dest pê kir, min xwest ez di vê albûmê de jî careke din cih bidime wî.”

Ên mayî hemû stranên nû ne ku ew rengê muzîka herêmî ya derdora Mereşê, ew rengê muzîka baweriya elewîtiyê li pêş e ku me kurdan ji bîr kiriye bi kurdî guhdar bikin.

Wek di serî de jî amaje pê hat kirin, jînenîgariya muzîkjenên kurd ên diyasporayê ji bo famkirina pêvajoya civakî û hunerî gelek agahiyan dide mirov. Ya Şêxo jî di vê çarçoveyê de ye; ji Hozan Şêxo yê ku dike hawar; ber bi Ali Rıza yê ku bêhtir motîfên “herêmî” û “mîstîk” û felsefî bi kar tîne û ji wir hemahengkirina her du navan an jî girêdana “herêm” û “welat” bi hevdû re bi rêya navekî nû: Şêraz. Rêwîtiya 40 salî. Albûma wî ya nû dikare bi vî awayî bê şirovekirin/guhdarîkirin.

Ji bo albûmê: https://www.youtube.com/playlist?list=PLqxgBcuZGUkIE7uIujjtudgcztrJKZQmp

 

Doç. Dr. Necat Keskin

Lêkolînerê Mêvan-

Center for World Music/ Universität Hildesheim/Almanya

 

* Ev nivîs di malpera Gazete Duvar de bi navê "Şêxo û Albûma wî Şêraz" hatiye weşandin. Bnr. https://www.gazeteduvar.com.tr/sexo-u-albuma-wi-seraz-haber-1515190

 



[1] Ji hevdîtina li gel Şêxo li bajarê Burcheid/Almanya.

[2] Ji bo berawerdkirinê bnr. lînkên stranan: Hawar Hawar- Şêxo: https://www.youtube.com/watch?v=reb53zGS2wQ

Rehşanê Rehşan- Agirê Jiyan: https://www.youtube.com/watch?v=DXp8Y9gAaUw

Nizanim- Şêxo: https://www.youtube.com/watch?v=wF2fnuYcMHo

Nizanim- Koma Dengê Azadî: https://www.youtube.com/watch?v=b2zfg-UlNgw

 

9 Kasım 2020 Pazartesi

Ji bo xalê min Ewdilferît!...

Ev nivîseke şexsî ye… bi hestiyarî hatiye nivîsîn…

Jiyan derbas dibe bi lez. Diherike wek çemekî xurt.. Ew qasî bi lez e ku mirov tê nagihije ku diherike, dibêje qey di cihê xwe de sekinî ye, nemaze di vê dema me yî ku her tişt bi lezê ve girêdayî de. Jiyana mirov di vê herikandinê de kêlîkeke piçûk e, bi gotina bavê min heta însan çavê xwe miç û bel dike dibîne ku heyat jî qediyaye. Û di nav vê lêzê de, di nav keft û lefta jiyanê de mirov ne bi xwe û ne jî bi vê herikandina wext dihise. Kengî yekî/e nezîk bêwext bar kir, wê demê mirov bi xwe jî û bi wextê derbasbûyî jî dihise. Wê demê dikeve nav fikaran, li paşeroja xwe, li wextê derbasbûyî dinere. Hemû bîranînên têkildar li ber çavê mirov derbas dibin yek bi yek. Ev bîranîn in ku wext û mirov careke din pêşî mirov dike.

Xalê min jî bêwext bar kir ji nav me, bêdeng, hema wilo! Erê rast e, her çûyîn bêwext e ji bo kesên derdorê, her çûyîn diêşene mirov, rast e. Lê mirov diêşe, ew jî rast e! Serê sibehê li dûr min bihîst çûyîna wî, wek perengekî kete nav sînga min. Ew demên ku wî di jiyana min de cih girtibû yek bi yek di ber çavên min re derbas bûn.

Zaroktiya min li Gund derbas bû, di nav xalanên min de- ya rastî ji xeynî du xalên min ên din li bajêr bûn- li cem kalik û pîrka xwe tevî xal û xaltîkên xwe. Loma bandoreke wan li ser jiyana min, mezinbûn û gihiştina min heye, û di jiyana min de cihê wan jî cuda ye! Û loma dilê min jî gelekî diêşe bi van çûyinên bêwext…

Heta ez li Gund bûm, ji bo min yek ji xalên min ên li bajêr bû. Piştî ku ez hatim Nisêbînê û min li wir dest bi mektebê kir, êdî bû xalê min ê mala wî li Çukobirlikê. Ew Çukobirlik a ku derdora wê bi dîwarên mezin pêçayî. Li gorî têgihiştina zarokatiya me ya wê demê Çukorbirlik gelekî “dûr” bû… Cihekî “cuda” bû! Loma jî ji bo hevsalê me yên wê demê şanaziyek mezin bû ku em diçûn wir her heftî bi gogê dilîstin û herweha wek îmtiyazekê bû. Mala Xalê me li Çukorbirlik bû, ji ber ku! Memûr bû, ku dîsa li gorî nêrîna me ya wê demê tiştekî gelekî mezin bû!. Jiyana wê derê ji bo me tiştekî balkêş bû! Loma her ku em diçûn di deriye banî re û me digot “em ê herin mala xalê xwe”, mezinahiyek jî bi me re çêdibû!

Xaniyê 3 ode û salon, xwedî mitbex û tiwaleta di hundirê malê de ji bo min/me tiştekî ecêb bû. Odeya mêvanan bi koltix jî wilo tevî televizyona ku tê de… Şevbêrk hebûn wê demê ku carina ez bi bavê xwe yan jî bi diya xwe re diçûm û em li wê odê rudiniştin. Cara pêşî min li wir dît ew mekîneya ku hundirû dikir weke bûzê!

Her çiqasî “dûr” be jî, Xalê min ne “dûr”î me bû! Hê di bîra min de ye ku her destpêka mektebe digot bere bê ji bo defter û kîtêbên mektebê ji bo min bikire. Ez diçûm Çukorbirlik û min digot “ez hatime cem xalê xwe Ewdilferit” û bi hesanî diketim hûndir. Ew kesên li wir wek mi’alimê mektebê bûn. Ne wek me û yên derdora me bûn, bi pantor û qerewat bûn, pîrek bi etek û qundire! Xalê min jî di nav wan de bû û digot were cem min!

Sal tê re derbas bûn. Nizanim bê çime û çawa bar kirin çûn Batmanê, bajarê petrolê. Tam nayê bîra min, lê bawerim tiştekî bi kar girêdayî bû. Divê biçuya… Batman ji zû de ye li çep dikeve. Çûn û hatin ne hesanî ye.. Dûr e û her bidûrveçûyîn dûrketinekê jî bi xwe re tînê… Piştî barkirina wan ew kêfxweşiya me ya Çukobirlik jî nema bû êdî… Em jî mezin dibûn hin bi hin… Ew şevbêrk neman... çûn û hatin kêm bû..

Sal derbas bûn di sere… Li Enqere bûm, vê carê ew hatibûn cem min… Wextekî dirêj me tevde derbas kir, bêhtir me hev nas kir… Bêhtir me ji hev hez kir… Têkilyeke din çêbû di navbera me de… Hem di xebata masterê de û hem jî di doktorayê de gelek bû alîkar ji min re…

Piştî kalkê min ji nav me bar kir êdî ew mabû mezinê “mal”ê! Lê ne “mal” mala berê bû, ne mezinatî wek berê dibû! Dîsa jî li gotina wî dimeyzandin gelek caran…

Min di destpêkê de got ku ji lêz û bez û keft û lefta jiyanê em gelek caran ne bi xwe, ne jî bi derbasbûna jiyanê dihisin… Em mezin dibin û her em mezin dibin ewqasî jî em bi dûr dikevin… Kengî yek ji mezinên me ji nav me bar dike em wê çaxê bi xwe, bi wext û vê dûrbûnê dihisin… Çûyîna Xalê min jî hissiyateke wisa bi min re çêkir...

Cara dawî meha Temmuzê bû ku ez lê geriyam, berî werim Almanyayê, min xwest herim cem, hem wî bibinim û hem jî bîranînên wî û Dilgêş jê guhdar bikim. Meseleya Koronayê rê neda em hev bibînin û me got “naxwe careke din”… Careke din….

Gava xalê min ê din vê sibehê got “mixabin em diçin Gund..” min fam kir ku ev ne yek wek wan çûyinên zemanê berê ye…. Min tenê got "temam".... Ez li van tiştan difikirim ji sibehî ve, hêstir di çavên min de, di qirka min de disekinin gotinên min, li xwe divegerînim… 

Wextên derbas bûyî… Wextê bi lez diherike...

Em belkî ne di wê ferqê de ne, lê her yekî mezinê me diçê, bi xwe re gelek tiştên din jî dibê… Ew tiştên ku me nêzîkî hev dikin, bîranîn… girêdan… paşeroj… bi hezaran tiştên din niha di serê min de....

Di nav van fikar û hestiran de, tenê wêneyek di serê min de aliqî xuya dike… Rûyê te yî bi ken... 

Oxir be Xalo!...

Hildesheim-Almanya

4 Haziran 2020 Perşembe

Music of the Coronavirus*


We have been going through extraordinary times in the last months. A tiny little virus has locked almost all the people around world in their houses, affected all our everyday habits, the social and economic life of the whole world, and probably the politics as well. After almost half a year it seems a little bit under the control, and many countries are trying to ease the very strict restrictions, normalising the life again, but the threat is still there and experts are already talking about the second wave. On the other hand it seems that somehow we got used to live with this crisis.

During this global outbreak we all have faced ourselves and the institutions that we have built as well. For example, it has shown us how fragile the "unions" are that we have founded, or maybe the “real” foundations that they were built on. The actions (or "non-action" at all) of "European Union"; the very modern countries stealing the protective masks from each other; or confiscating each other's medical supplies. Probably the world will not be the same as before if the outbreak continues for some more of months. But the aim of this article is not making assessments about politics, though.

This - propably the first in the world history as such - global outbreak has affected/is still affecting all our everyday habits, cultural and social activities and changing them, too. One of those affected has been/is also music and musical activities. Because of the precautions and restriction to go out many cultural events, and also concerts, had to be cancelled which put musicians economically in hard situations. The cancelling of weddings, concerts and festivals in which music has a central role, are also opportunities for musicians to continue their musical and economical life. Though the concern of some people was not only economical, but to sing their song freely. Helin Bölek and Ibrahim Gökçek, members of Turkish protest music band Grup Yorum lost their lives in a hunger strike to protest banning on their music/musical style in those Corona days. Bölek was in the 288th, and Gökçek was in the 323rd days of strike when they lost their lives.[1]

However, music is coming from social and cultural life, affected by what is going on around, and is a way of expressing the feelings, emotions, ideas of individuals as musicians or also community. Though the concerts and festival were cancelled, some lost their lives for the sake of their music, music did not stop as well as musical activities.

During Corona days many songs were composed and sung related to either coronavirus itself or the situation we were/are in. There are some researches such as the Global Corona Playslist at the University of Arizona and articles and news about corona and music.[2] The most interesting one to me was the one about setting the structure of the virus to music, which made me think about the AI (Artificial Intelligent) and making music, and also music of the future.[3] The Project is led by Markus J. Buehler who is not a musician but a material scientist and engineer at the MIT.[4] They used a sonification technique in which they assigned each amino acid a unique note in musical scale and converted the entire protein into a musical score, which can be called “music of Coronavirus”. The research team choose the instruments and the main one is Japanese koto. It is music coming from the movements of the molecular elements of the virus, taking 1 hour 43 minutes 48 seconds, like a senfonical concert.  It is amazing, and I would say it is very calming in contrast to the danger of the coronavirus itself. (Here to listen: https://soundcloud.com/user-275864738/viral-counterpoint-of-the-coronavirus-spike-protein-2019-ncov).

The question here is; even though the notes were given by the researchers, is the composer also a “human being” or AI (Artificial Intelligence)? At the final stage, the product can be considered being from the “human being”, but what is next? Will making music need a human itself anymore? Or are we going to listen to more music made by AI?

It seems that the coronavirus has already changed our everday life, it probably will change our perception towards music, too.

* This article was first written in April and before finishing, my computer had broken with all my data inside it; and because of the restrictions due to Coronovirus I couldn't get it repaired until the end of May. Then, I wrote again and made some small changes...



[3] https://www.sciencemag.org/news/2020/04/scientists-have-turned-structure-coronavirus-music
[4] https://en.wikipedia.org/wiki/Markus_J._Buehler

28 Mart 2020 Cumartesi

Music and Corana or Music in the the Corona Days!

We are all having hard times nowadays because of the global outbreak of CoronaVirus which started at the end of 2019 in China and spread all around the world in a very short time. The number of cases and deaths as well is rising every minute; authorities urged people to stay at home; countries impose nationwide curfew one after another. It is a kind of surreality, and we feel like being the middle of a dystopic movie; we are living actually in a dystopic movie that we were used to watching on TV. Our way of life has been changed; had to be changed! Because, we can not go out, meet our friends to have a cup of coffee or tea; we even can not visit our own families. I am one of those who is away from his children, wife and I am sure there are many other cases like me.

The crisis we faced and being stuck at home as a result of this crisis has an effect on our psychology, too. Except trying to keep ourselves, our families, relatives, and friends safe by warning them to stay at home, we try to find some ways to escape from this surrealistic situation. Of course, some people are watching movies – mostly sci-fi, and mostly about outbreaks, I would say –, some people find some other ways to get along. Writing is another way, at least for me, even though it took over one week to concentrate on it. And now that we are here, I am going to try writing about musical activities on Corona Virus / or related to the outbreak, there are also funny examples.

It seems that another way we, as human beings, have found to get over this situation is music. As Özge Ç. Denizci who writes about music says "music will safe us from this crisis".[1] I do not know if music is going to save us from this crisis, but something is very clear – whatever happens, music will help people.

In one sense, music can also be seen as a human activity to express one's own feelings and thoughts with a certain rhythm and melody, accompanied by an instrument, or without an instrument. In some cases the music is made to deliver a message; in some cases, this is an activity for "popularity"; or to entertain the others, to motivate, to show solidarity with one another, and just to express one's feelings. Whatever happens or has happened in the course of history, some people have expressed their feelings about it with a certain melody and rhythm. They have made songs about it, either to entertain the others or just to express their emotions. It is a kind of social reaction to what happens in the surrounding, the same just like in these Corona days!

It is very clear that everything has been affected by this outbreak, so does music and musical activities. Like many other activities, musicians had to cancel their concerts but did not stop their musical activities. Some started giving online concerts. Some directly/indirectly made music about the Corona Outbreak. Let's look at some examples of those reactions from the country I live in and also from the world in different languages. Some of them are just produced for fun, to entertain people; some are produced as a popular culture material, and some for solidarity, some for raising awareness, but all are kind of expressing emotions.

First of all, I have to say that there (was) is a band named CORONA; an Italian Eurodance band. The leading singer is, Olga de Souza from Brazil. Their "Rhythm of the Night" is very popular on youtube. For a live performance, see: https://www.youtube.com/watch?v=AvwX81COn6Y
And for the information about the band, see: http://www.coronadance.it/

It is also a coincidence that music, a Coronavirus outbreak, and Italy come with each other. People started to think more music when Italian started giving live concerts on their balconies to motivate each other and show solidarity with each other in the middle of the crisis when they were locked in. Here is one of the scenes from those concerts: https://www.youtube.com/watch?v=Q734VN0N7hw
(Coronavirus: quarantined Italians sing from balconies to lift spirits). And another one: https://www.youtube.com/watch?v=x_rLw6SCSmE

They actually spread the idea of making music at home, on the balconies and sharing it with people, which probably shows that "we still have spirit", "we are still alive".

Then similar scenes started to be seen in other countries, one of which is the German city Bamberg, in which people on their balconies/rooftops are singing the Italian revolutionary song 'Bella Ciao' in solidarity with Italy whose death toll rises every day. It can also be considered as an apology for that "European Union" (if there is any, anymore!) that has done nothing to help one of the members of the Union!

The examples are not only from Europe. There are also musicians from different parts of the world singing about Coronavirus. For example, from Turkey, the country I am living, both in Kurdish and Turkish (and even English!).

In Turkey, even before the outbreak cases had been seen, Aydın, a local singer Aydın from Hakkari province, a South-eastern city, composed a song and shot a video-clip to warn people about coronavirus: Öpme! (Don't Kiss!). I remember telling my friends that this song and video-clip should be published as a public service announcement ;-) to make people aware of the disease: Here is the link to watch: https://www.youtube.com/watch?v=DJ6k1qBSUvU

Soon other musicians started doing the same, singing "corona" songs such as Kurdish wedding musician: Korona: Nexweşiya Çîn û Japona (Corona. The disease of Chinese and Japanese)! which has unintended racist words in it. See: https://www.youtube.com/watch?v=Ls3ahhIYWEg

Many similar songs can be found on youtube both in Kurdish and Turkish, probably in other languages, too. A funny one in Kurdish: Korona vîrus derketiye, ziravê me qetiya ye! (Corona Virus has come up, we all are scared!). Here is the link: https://www.youtube.com/watch?v=GwPoq4LfK2o
It is even adapted to a dance which makes it funnier: https://www.youtube.com/watch?v=1FSaxsjMkgY

Beside those funny examples, there are more "serious" ones. Chinese musicians composed an "Anthem" for this outbreak, performed by pop stars such as Jackie Chan, Wang Leehom, Xiao Zhan, and Tong Liya. The emotive video-clip of Believe Love Will Triumph, which has also English subtitles and was published by state media Global Times consists of pictures of Chinese coronavirus patients, ending with We gather to power the people of China: https://www.youtube.com/watch?v=Wmrp9BTLOJ0

As I said above, the outbreak has an effect on everything, our everyday life, our habits, and our formal education system. In many countries, online lectures are being imposed. It seems that some are not prepared for this kind of lecturing. A Professor of History and Political Science Department at the Missouri University of Science and Technology Dr. Michael Bruening complains about this new situation by singing a song with his guitar adapted from Gloria Gaynor's I will Survive. The video was uploaded on March, 16, and since then got 2,31 B subscriptions and over 2000 comments showing that Dr. Bruening has already articulated many people's feelings: https://www.youtube.com/watch?v=CCe5PaeAeew

There are also other kinds of music videos uploaded on youtube in one or another way related to the outbreak of the Coronavirus. Stay safe from coronavirus by Persian music is one of them: https://www.youtube.com/watch?v=AsB0FCuHOSc

Another one is Funky house music against the coronavirus: https://www.youtube.com/watch?v=fjtxadAdMco

The last one is once again from Kurdish musicians. Probably, it is for the first time in the last 30 years that Kurds voluntarily did not celebrate the Newroz festival outside in the streets because of the outbreak. But it did not keep them away from celebrating it, either. Some listed all the songs related to Newroz and put them to their iTunes, Spotify, youtube, twitter, Facebook pages and shared them with their followers to listen together. But some like the ones in the video played and sung in a teleconference system, published on MA Music Facebook account with a title of Di Rojên Corona da Newroz (Newroz in the Corona Days), 21 March 2020 (https://www.facebook.com/1307329805996537/videos/154369865763450/?type=1).

Music has been / and still is an important part of our human activities. No matter what happens we will not abandon music, and probably music will not abandon us either. It also can be said that even though at the beginning we all felt depressed, and did not know what to do, the more we are getting used to staying at home, the more we tried to be more productive. And it seems that music is somehow the biggest helper for us to stay "alive", to be more productive.

Stay safe with music!

25 Mart 2020 Çarşamba

TTB'nin sorularının işaret ettiği tehlike üzerine!

Küresel bir salgının ortasındayız, bir yandan devletlerin uygulamaya koydukları tedbirler, diğer yandan konu ile ilgili STK'ların eleştirileri, uyarıları ve önerileri.

Türkiye'de de sürecin başından beri mütemadiyen ilgili yönetsel organlara öneri ve uyarılarını dile getiren STK'Lar ve özellikle Türk Tabibler Birliği ve Sağlık Emekçileri Sendikası, malum muhalif kimliklerinden dolayı pek kaale alınmadılar/ hala alınmıyorlar! Hem iktidara hem de vatandaşlara yönelik bu öneri ve uyarılar Tabibler Birliğinin sitesinde mevcut, isteyen oradan tekrar bakabilir. Son olarak da yine Sağlık Bakanlığına uyarı ve öneri niteliğinde 19 soru içeren bir yazı gönderilmiş. (http://www.ttb.org.tr/kollar/COVID19/haber_goster.php?Guid=7d7942da-6c48-11ea-a219-c213173be5c8)
Bu yazıda iki temel şey göze çarpıyor, o da "şeffaflık" ve sürecin üstesinden "birlikte çalışma" ile gelinebileceği vurgusu.

Eski bir sağlık emekçisiyim, yıllarca sağlık hizmetlerinde çalıştım akademiye geçmeden evvel. Sağlık sektöründe hala bir çok yakınım, arkadaşım, dostum bulunmakta. Bir çok gözlemim oldu bu süreçte, hem Türkiye hem de dünyanın çeşitli ülkelerindeki sağlık hizmetlerine dair bilgi edinmeye çalıştım. Son iki yılın önemli bir bölümünü Almanya'da geçirdim ve bu süre içinde -çocukların rahatsızlıklarından dolayı- Almanya'nın sağlık sistemine dair de bazı gözlemlerim oldu, bazı fikirler oluştu, karşılaştırma yapma şansım oldu.

Bütün teknik altyapı, eğitim, insan kaynağı, yönetsel yetersizliklerine ve bütün 3. sayfa sağlık haberlerine, hastanelerdeki kuyruklara, bu kuyruklarda yaşanılan hır-gürlere rağmen özellikle de hastaya yönelik yaklaşımlarında Türkiye'deki sağlık emekçilerinin -sağlık sisteminin demiyorum- Avrupa'nın- en azından Almanya'nın- bir adım önünde olduklarını ifade edebilirim. Herşeyin yazılı ve kitabi olduğu ve bu nedenle de çok fazla mekanik ve soğuk ilişkilere karşın, Türkiye'de yazılı olmayan geleneksellikle içiçe geçmiş sıcak hasta-hekim/sağlık personeli ilişkisi. Hastaya dokunmaktan korkmayan, onunla konuşan, teyzem, amcam, kardeşim, dostum diyebilen- bazen de kavga edebilen- bir ilişkiden bahsediyorum. Tabiki buranın kültürel damarlarından kaynaklanıyor bütün bunlar ve yine bu kültürel ortamın bir sonucu olarak da bazen sokaktaki insan kadar umursamaz olabiliyorlar maalesef.
Ve bu sıcak ve olumlu ilişki tarzıdır ki bu salgın günlerinde özellikle sağlık çalışanlarını daha fazla risk grubuna katan! Onları daha da riske atan ise devletin ve Sağlık Bakanlığının meslek örgütlerinin uyarı ve önerilerini dikkate almayan tavır ve uygulamaları! Tabibler Birliği ve diğer meslek kuruluşları ve STK'lar ise öneri ve uyarılarını yapmaya devam ediyorlar.

TTB'nin ilgili yazısındaki tüm sorular kuşkusuz önemli ama iki tanesi çok çok önemli ki satır aralarında önemli uyarıları da barındırıyorlar. Birincisi, Tanısı doğrulanmış olguların ikamet ettikleri il ve ilçelere göre, yaş ve cinsiyete göre dağılımları'na ilişkin ilk soru; Başından beri sürekli bir şekilde, toplumun bir çok kesiminden kişilerin, meslek odaları ve STK'ların talep ettiği şeffaflıkla ilgili bir soru. Yazıda da ifade edildiği gibi; Toplumun; pandeminin ülkemizdeki yaygınlığı, bölgesel dağılımı, hasta ve ölüm sayıları hakkında yeterince bilgilendirilmemesi, meydanı paniğe sevkeden yanlış ve yanıltıcı haberlere bırakmaktadır.

Aslında Sağlık Bakanlığı, toplumda panik oluşmasın diye detaylı bilgi vermekten kaçınırken; bu yaklaşımın bizzat paniğe yol açabilecek haber ve söylentilere neden olduğunun farkında değil gibi görünmekte, yaplan tüm uyarıları tabiri caizse görmezden gelmektedir. Dolayısıyla da olarak toplum ve tek tek bireyler olarak bizler, sosyal medyadan yayılan haber, video ve söylentilere itibar etmekte ve onların etkisinde kalarak daha fazla panik oluşturmaktayız.

Tabibler Birliğinin yazısıdaki sorular içerisinde yer alan bir diğer soru da şu şekilde sorulmuş: Tanısı doğrulanmış kaç sağlık çalışanı bulunmaktadır? Bunların meslek (hekim, hemşire, sağlık teknisyeni vb), kurum (ASM, 2. basamak hastane, 3. Basamak hastame) ve il dağılımı nedir?

Tabibler birliğinin sahadan sürekli veri akışına sahip önemli bir meslek örgütü olduğu gerçeği dikkate alındığında ve sorunun soruluş şekline dikkat edildiğinde (bulunmakta mıdır? değil kaç sağlık personeli bulunmaktadır?) bazı sağlık personelinin halihazırda de bu hastalığı kapmış olduğu gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. İşte bu soru ile birlikte, bunların sayılarını, yerlerini, karantinaya alınıp alınmadıklarını, çevrelerinin ve muhtemel temas hareketlerinin kontrol edilip edilmediğinin de cevabı istenilmektedir. Her bir sağlık çalışanın bir ailesi, anne babası, kardeşleri, çocukları ve arkadaşları var, iş arkadaşları var, her gün temas halinde oldukları hastalar var. Dolayısıyla en başta onların korunması, korunmaları için yeterli imkanların seferber edilmesi ve varsa tanı konularınların karantinaya alınıp, çevrelerinin de takip altına alınmaları gerekir. Balkonlardan alkışlar güzel ama ne onları ne de toplumu koruyamaz bu alkışlar!

Bu süreçte, tüm devletlerin kâr etme üzerine kurulu ve işletme mantığı ile ele alınan sağlık sistemlerinin böylesi bir salgına hazır olmadıkları görüldü; esas meselenin insan değil de "sistem", "maliyet", ve sistemin olası bir aşırı yüklenmenin altından kalkamayabileceği endişesi olduğu da...

Dolayısıyla, ortaya çıkabilecek diğer tüm sosyal problemlerin yanında, sadece "sistem", "maliyet" gibi endişelerle hareket edilse bile, şeffaf olmanın, birlikte hareket etmenin ve en önemlisi, bu salgınla yüzyüze mücadele eden/edecek olan sağlık personelinin korunmasının bu yükün altından kalkmaya yardım edecek en önemli adım olduğunun geç olmadan farkına varılması gerekir.  

Necat Keskin,
Diyarbakır

Not: Yazıda kullanılan görsel şuradan alınmıştır: https://www.saglikpersonelihaber.net/sendika/turk-tabipler-birligi-saglik-calisanlarini-korumadan-toplum-h6385.html

4 Eylül 2018 Salı

Bi boneya 8emîn Festîvala Filmên Kurdî ya Berlînê!

            Merheba!
            Min di 2011an de dest bi vê blogê kir û her dû salên şûn de hinekî aktîf bû, lê hin bi hin rawestiya bi awayekî xwezayî. Pêşî kar û barê akademiyê, ders, nivîs û xebatên akademîk wext nehişt ku berê xwe bidimê. Bêguman rewşa salên dawî ku em di nav de derbasbûn jî hinekî bandor lê vê neçalakbûnê kir, pêvajoyê hinekî em westandin, em rawestandin! Lê êdî divê hêdî hêdî ev rewş jî biguhere! Min jî xwest vê rewşê bi nivîseke derbarê 8emîn Festîvala Filmên Kurdî ya Berlînê biguherînim.

            8emîn Festivala Filmên Kurdî/Berlîn
Dîroka sînemaya kurdî carina bi filmê Zarê/Zerê tê destpêkirin ku di 1926an de hatiye kişandin. Û carina bi sînemaya Yılmaz Guney ku nasnemaya wî ya kurdî (û herweha ya sînemaya wî) piştî 1980yî li sirgûnê bêhtir derdikeve pêş. Wekî din dikare bê goti ku salên 90î di warê çand û hûnerê de -bi taybetî li Tirkiyeyê- destpêkeke nû bû ji bo kurdî û xebatên derbarê kurdî û bêguman bandor li ser sînemaya kurdî jî kir ku encamên wê di dawiya salên 90î de hêdî hêdî derketin meydanê.


Salên 2000î, bi gotineke din destpêka sedsala 21emîn, ji bo sînemaya kurdî jî xaleke din a girîng e ku hin bi hin xwe nas kir, xwe da naskirin. Îro ji hemû parçeyan û herweha ji nav kurdên diyasporayê gelek kurd hene ku bi sînemayê ve eleqedar dibin, sînemaya kurdî pêş ve dibin.
Di vê pê(ş)deçûnê de û pêvajoyê de pêwîstiyên avakirina platformên sînemayê derketin meydanê ku festîval wek bersiveke wan bûn. Bawerim di vî warî de Festîvala Filmên Kurdî ya Londonê (LKFF- http://www.lkff.co.uk/) ya pêşî ye ku heta îro jî dewam dike û îsal di navbera 13-22 Nîsana 2018an de ya 10emîn hati lidarxistin. Herweha Festîvala Navnetewî ya Duhokê jî divê bê bibîranîn ku îsal dê ya 6mîn bê lidarxistin (bnr. http://duhokiff.com/).
Yeke din jî Festîvala Filmên Kurdî ya Berlînê ye ku îsal min derfet dît hinekî beşdar bibim. Bi rastî haya min jê tune bû heta ku mamosteyê Sînematografiyaya Kurdî hevalê min Yılmaz Özdil xeber da min. (Li vir divê çend gotin ji bo Yılmaz Özdil bên gotin, ji ber ku bi xîret û tevgera wî îro dersên derbarê sînemaya kurdî li Zaningeha Mardîn Artukluyê li beşa Ziman û Çanda Kurdî de tên dayîn û xwendekar derbarê sînemaya kurdî de agahdar dibin, bi sînemaya kurdî re eleqedar dibin ku ji bo xwendekaran derfeteke gelekî biqedir e).
8emîn Festîvala Filmên Kurdî ya Berlînê di navbera 23-29 Tebaxê de bû (http://kurdischesfilmfestival.de/). Divê bê gotin ku ev festîval bi ked û xebata Mehmet Aktaş ji 2002an û vir de tê lidarxistin. Tişta min fam kir Mehmet Aktaş bi tena serê xwe û bi hemû bêderfetiyan vê festîvalê li dar dixe, û her weha kafeya ku bi navê Lorî vekiriye jî ji bo mazûvaniya hemû mêvan û beşdaran bi kar tîne. Heftiyekê xwarin-vexwarin aîdê Lorî bû. Bi gotineke din Mehmet Aktaş bi tena serê xwe (bêguman heval û kesên derdorê, xebatkarên Lorî û sînemagerên Kurd bi awayekî pê re ne) karê komele û saziyan dike û loma jî bi ya min eger rojekê xelatek bo sînemaya kurdî bê dayîn, divê yek ji xwediyê vê xelatê jî Mehmet Aktaş be.
Ez dîrej nekim, ji ber bêderfetbûnê û pirsgirêkên din tenê ez di dawiya heftiyê de du rojan beşdarî vê çalakiyê bûm, lê di van her du rojan de min gelek kes nas kirin, derhêner, lîstikvan û çalakvanên sînemaya kurdî, lê dîsa mixabin min li kêm filman temaşe kir. Yek jin wan filmê Bahman Gobadî yê bi navê Life on the Border- Jiyana li ser sînor bû ku Gobadî bi heft zarokên penaber ji Kobanî û Şingalê çekiribû. Gobadî kamera daye destê wan zarokên derhêner da ku bi çavê wan rewşa wan pêşî temaşavanan bike.
Yeke din jî belgefîlma Zanyar Adamî ya bi navê The Guerilla Son-Kurê Gerilla/Peşmerge bû ku hikayeteke şexsî ya xwe vedigot. Zanyar Adamî gava dixwest hikayeya bavê xwe bi kameraya xwe bikişe û belgefîlma wê paşerojê çêbike, rastî hikayeye xwe dihat û ev hikayeya zarokekî ku hê 5 salî ji dê û bavê xwe qût bûbû û bi tena serê xwe ber bi Swêde hatibû şandin bi awayekî hestiyar peşberî me dikir. Di wê tariya salonê de hîskehîska bi dizî ya girî dihat. Zanyar Adamî tevî her dû kurên xwe ew jî beşdarî film bû û bersiva pirsên temaşevanan da.
Dîmenek ji panela li Cafe Lorî
Roja din li Cafe Lorî panelek hebû li ser mijara "Di Dema Şer de Çêkirina Fîlman" ku Dr. Yılmaz Özdil, Hussein Hassan (Derhêner-lîstikvan) û Ayoob Ramadan (Wezîrê Çandê yê Herêma Behdînan) wek axaftvan bûn. Di vê panelê de her weha li ser pirsgirêkên sînemaya kurdî jî hinek nêrîn hatin bilêvkirin. Lê ji bo min tişta herî balkêş ew bû ku sînemagerên kurd zêde li ser "sînema"yê kûr dibin û girêdanên wê bi disîplînê din re zêde li ber çavan nagirin. Bi ya min pêwîstiya sînemaya kurdî bi nêrînên derveyî sehaya sînemayê jî hene wek antropolojî, sosyolojî, zimannasî û hwd.

Çend nêrîn derbarê sînemaya kurdî
Di vê nivîsê de ezê jî li gorî xwe û çavdêrîyên xwe- hêvî dikim wek hedderbaskirinê newe dîtin- fikir û pirsên ku derbarê sînemaya kurdî bi min re çêbûne parve bikim;
Dikare bê gotin ku mijara sînemaya kurdî bi awayekî şer û travmayên girêdayî şer in. Ji aliyekî ve normal e ji ber ku erdnîgarî û civak di nav şer de ne û derhêner û lîstikvan jî -heta niha- bêhtir ew kesên ku di nav şer de mezin bûne, an jî bi awayekî têkildarî şer bûne, aliyekî wan her di nav şer de bûye. Û xuya ye ku dê hê ev şer li ser erdîgariya kurdan û Kurdistanê dewam bike. Lê her çiqasî şer hebe li vê erndîgariyê, û sînema jî nikaribe xwe dûrî vî şerî bihele, hikayeyên din jî hene di nav jiyana kurdan de û bi ya min ev hikaye li benda derhêner û çêkeran in. Belkî jî nifşên nû dê berê xwe bidin van hikayeyan û rengekî din ên civakê pêşî bîneran bikin. Bi ya min ev yek ji bo bibingehebûna sînemaya kurdî jî pêwîst e. Wekî din li gorî fikra min ev nîşandana şer û mexduriyeta kurdan bi xwe re "self-oryantalîzm"ekê jî tîne û piştî demekê êdî bîneran jî aciz dike. Yanî wek pirs mirov bipirse; gelo dê heta kengî şer û travma mijarên sînemaya kurdî bin? gelo sînemaya kurdî dê bikaribe -an jî kengî dê bikaribe- xwe ji van mijaran dûr bixe û berê xwe bide mijarên din?
Belkî jî ev girêdayî niştecîbûnê ye ji ber ku "modernîzma kurdî" li derve ava bûye. Edebiyata modern, roman, mûzîk, wêne, û her weha sînema, loma dibe ku ji dûr ve tenê ev mijar hatibin "dîtin". Lê êdî ew dem derbas dibe û gelek kes li hûndir dest bi kar kirine. Dibe ku ev jî pêvajoyeke derbasiyê be û demeke lixwegerînê be ji bo sînemaya kurdî.
Hêvî dikim di pêşerojê de bi reng û deng û "nasname"yeke xwe sînemaya kurdî jî -mesele wek ya îranê- bikeve nav qada sînemaya dinyayê de. Bêguman ev jî bi alîkarî, hevkarî û barhilgirtina hemu saziyên kurdan dê pêkan be.
Lidarxistina festîvalan bi awayekî rêya derfetên bi vî rengî vedikin. Lê bi baweriya min ji bilî festîvalan platformên din jî divê bên avakirin. Wek mînak, ji bilî çend tez, pirtûk û nivîsên li ser înternetê zêde derbarê sînemaya kurdî zêde çavkanî tune ne. Îro em dibînim kovarên akademîk ên kurdî jî derdikevin, loma kovareke akademîk derbarê sînemaya kurdî jî îro dikare bê derxistin. Ev kovar hem dikare bibe platformek bo sînemaya kurdî û hem jî hevgirêdanek di navbera sînemaya kurdî û disîplînên din de. Mijar berfireh e û hêjayî niqaşê ye.
Me bi 8emîn Festîvala Filmên Kurdî ya Berlînê dest pê kir, û bi nêrîn û hêvî û peşnîyazan qedand. Wekî kesekî derveyî qada sînemayê nêrînên min jî derbarê festîval û sînemaya kurdî de ev in. Eger xeletiyek hebe ji niha ve lêborînê dixwazim ji pisporên vê sehayê.

04.09.2018

Hildesheim