13 Haziran 2012 Çarşamba

TEHLİKE ALTINDAKİ GELECEK: ÇOCUK İŞÇİLER


Okul sıralarında ya da oyun sahalarında olmaları gereken çocukluk yıllarını “çalışmak”la geçirmek zorunda kalan sayıları dünyada yüz milyonları, ülkemizde milyonları bulan çocuklar. Çoğu zaman görmediğimiz, görmek istemediğimiz, görünce yüz çevirdiğimiz ya da en fazla “acıdığımız” ya da büyük oranda varlıklarından dahi haberdar olmadığımız milyonlarca çocuk. Her yeri geldiğinde “geleceğimiz” diye ifade ettiklerimiz. Büyüklerin dünyasında her türlü istismara maruz kalan çocuklar, bizim çocuklarımız.

Kimlerdir? Neden, Nasıl, Kim/ler için, Hangi koşullar altında çalıştırılıyorlar bu çocuklar?

Çocuk Kimdir, Kime denir?
20 kasım 1989’da imzaya açılan ve 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre “18 yaşına kadar her insan çocuk sayılır”.
“Bu Sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, onsekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır”. (Birleşmiş Milletler Çocuk hakları sözleşmesi, Madde 1)[1].
Çocuk İşçiliği
Çocuk işçiliği ya da çalışan çocuklar denilince hepimizin kafasında, kültürel, ideolojik, siyasal ve ekonomik şekillenmemize bağlı farklı algılar oluşmaktadır. Kimimize göre, sokakta gördüğümüz mendil satan çocuklar, kimimize göre tornacıda, araba tamircisinde çalışan çocuklar girer bu kategoriye.

Basit tanımıyla çocuk işçiliği, bir “iş”in çocuklar tarafından yerine getirilmesidir. ILO (Dünya Çalışma Örgütü) 18 yaşı tehlikeli işler, 15 yaşı sıradan işler ve 13 yaşı ise hafif işler için minimum sınır olarak belirttikten sonra çocuk işçiliğini “bu kategorilerden biri veya diğerinde belirtilen minimum yaşlarına altında olan çocuklar tarafından yapılan iş” olarak tanımlamaktadır (ILO Raporu 2011: 3).

Bununla birlikte, çocukların fiziksel ve duygusal gelişimlerine engel olabilecek her türlü “üretici” faaliyet çocuk işçiliği başlığı altında değerlendirilmektedir.

Dolayısıyla, sadece istihdam edilen ve belli bir ücret karşılığı çalışan çocuklar değil, ücretsiz olarak ev işlerinde çalışan çocukların yaptığı işler, sokaklarda çalışan çocukların (ki çocuk işçiliğinin en kötü formları arasında gösterilmekte) yaptıkları işler de bu başlık altında ele alınmalıdır.

Buradan hareketle çalışan çocuklar;  18 yaş altında olup ister tam zamanlı ister yar-zamanlı olsun, ister ücretli ister ücretsiz, sokakta ya da fabrikada çalışan çocuklardır.

Çocuk İşçiliğinin Başlıca Nedenleri:
Çocuk işçiliğinin daha çok ekonomik olarak gelişmemiş ve az gelişmiş ülkelerde yoğunlaştığı buna Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin de dahil olduğunu veriler ışığında belirtmek mümkündür. yanı sıra, yoksulluk, iç göç, iç-savaş ya da çatışmalar, bölgeler arasında ekonomik eşitsizlikler bu ülkelerin ortak sorunları arasındadır. Bu sorunlar aynı zamanda bu ülkelerdeki çocuk işçiliğinin yoğun olmasının nedenleri arasında en başta gelmektedirler.

Dünya’da Çocuk İşçiliği
Mayıs 2010’da ILO çocuk işçiliği üzerine 3. Global raporunu[2] yayınlamış ve oradaki en önemli bulgulardan bir tanesi, çocuk işçiliğinin düşmesine rağmen hızının önceki yıllara göre azaldığı idi. 2006’taki olumlu çalışmlara ve sonucundaki göstergeler, 2016’da çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerinin tamamen ortadan kaldırılmasını hedef olarak koymuştu ILO. Fakat şimdiki göstergeler böyle giderse bu hedefin başarılmayacağı yönünde. Bir önceki raporda kaydedilen %10 luk azalmaya karşın son 4 yıllık periyotta (2004-2008) azalmanın %3 lerde olduğunu, ve dünyadaki çocuk işçi sayısının hala 215 milyon olduğunu ifade etmektedir.

10 haziran 2011’de ILO, 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliği İle Mücadele Günü dolayısıyla yayınladığı raporda[3] da tüm dünyadaki çocuk işçi sayısının 215 milyon olduğunu ve yarısından fazlasının riskli işlerde çalıştırıldığını ifade etmektedir. Bu rapora göre çocuk işçiliğinde başı Asya ve Pasifik ülkeleri çekmektedir.
2004-2008 yılları arasındaki verileri kapsayan bu raporda yine, genel olarak 18 yaş altındaki kişilerin çocuk olarak kabul edildiğini tekrarlanmakta ve iş niteliğine göre minimum yaş sınırlanması getirilmektedir. Buna göre;

Tehlikeli ve riskli işler de minimum çalışma yaşı 18, sıradan işler için minimum çalışma yaşı 15 ve hafif işlerde minimum çalışma yaşı ise 13 olarak belirtilmektedir.

Tehlikeli veya riskli işlerin tanımlamasındaki kültürel faktörleri dikkate alan ILO, Çocuk işçiliğinin en kötü formları olarak, çocukların köle olarak çalıştırılması, uyuşturucu, silah ve pornografik alanlarda kullanılmalarını göstermekte bunun yanında;
Çocukların fiziksel, duygusal ve seksüel istismarına yol açabilecek işleri, sağlıklı olmayan ve/veya sağlıklarına zarar verebilecek koşullara sahip işleri de çocuk işçiliğinin en kötü formları arasında göstermektedir.

Türkiye’de Çocuk İşçiliği;
Türkiye Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesini 29-30 Eylül 1990’da imzalamıştır. İmzalanan bu sözleşmenin onaylanması ise 4 yıl sonra 9 Eylül 1994, resmi gazetede yayınlanıp yürürlüğe girmesi de 27 Ocak 1995 tarihinde gerçekleşir[4].

Türkiye’deki çocuk işçiliği ile ilgili istatistikler 2006 çocuk işgücü araştırmasına dayanmaktadır[5]. Bu istatistik verilerine göre Türkiye’deki çocuk sayısı 16 milyon 264 bindir. Bu nüfus içinde çalışan çocuk sayısı ise 958 bindir. Bu rakamlar, bir fiil bir yerde çalışan diğer bir deyişle istihdam edilen çocuk sayıdır.

Fakat hepimiz biliyoruz ki istihdam edilenlerin yanı sıra kayıt altına alınmayan çok sayıda çalışan çocuk bulunmaktadır. Mevsimlik işçiler, simit, su, mendil vb. şeyler satarak aile ekonominse katkıda bulunan çocuk sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Ne yazık ki, bunu teyit edebilecek “remi” verilere  sahip değiliz. Fakat istatistik verilerinin satır aralarında bu bilgileri bulmak mümkündür. TÜİK Haber Bülteninde şu ifadeler yer almaktadır;

“6-17 yaş grubundaki çocukların % 5,9’u ekonomik işlerde çalışırken, % 43,1’i ev işlerinde çalışmakta, % 51’i ise hiçbir işte çalışmamaktadır” (TÜİK Haber Bülteni, 2007).
16 milyon 264 bin çocuk içerisinde “ekonomik bir işte çalışan” yani istihdam edilen çocuk sayısı 958 bin olarak verilmektedir. Diğer taraftan, ev işlerinde çalışan çocuk sayısı 7.004.000 kişi iken çalışmayan sayısı 8 milyon 305 bin kişidir. Ev işlerinde çalışan çocukların “çalışan” çocuk statüsünde değerlendirilmediği ya da “ev işlerinde çalışan çocuk” ile ne anlatılmak istenildiği açık değildir. Bu durumu göz önünde bulundurarak toplam çalışan çocuk sayısını şu şekilde ele almak mümkün olmaktadır;

Toplam “Çalışan” Çocuk Sayısı= Ekonomik Bir İşte Çalışan Çocuk Sayısı (958 bin)+Ev İşlerinde Çalışan Çocuk Sayısı (7 milyon 4 bin)

Dolayısıyla toplam rakam 7 milyon 962 bin olarak ortaya çıkmaktadır. Bir diğer anlatımla toplam çocuk nüfusun yarısı çalışıyor.

Çocuk işçiliği konusunda dünyanın geneli için ifade edilen nedenleri Türkiye için de söylemek yanlış olmaz.  Yine TÜİK 2009 verilerine göre Türkiye’de 12 milyon 751 bin yoksul kişi yaşamaktadır[6]. Ki bu da nüfusun yaklaşık % 18’ini oluşturmaktadır. Bunun yanında bölgelerarası ekonomik dengesizlik, Kürt sorunundan kaynaklı yaklaşık 30 yıldır süren “düşük yoğunluk çatışma”, buna bağlı bütçede savunmaya ayrılan pay ve bunun beraberinde ülke ekonomisine bindirdiği yük birlikte ele alındığında yoksulluğun nedenleri daha iyi anlaşılmaktadır. Bütün bunlar Türkiye’de çocuk işçiliğinin başlıca nedenleri arasındadır.

Diyarbakır ve çevre illerde Çocuk işçiliği
Benzer nedenler Diyarbakır söz konusu olduğunda daha çok geçerli olmaktadır. 30 yıl boyunca bir fiil çatışmanın içindeki bir kent olarak çeşitli politik ve ekonomik baskılarla karşı karşıya kalan Diyarbakır, 1990-95 yılları arasındaki devletin uygulamış olduğu “zorunlu göç” politikasından da doğrudan etkilenmiş ve kent taşıyabileceğinin çok üzerinde bir nüfus ile karşı karşıya kalmıştır.

Evlerini, köylerini, mal-mülklerini ve hatta yakınlarını kaybederek kentin varoşlarına sığınan insanlar burada işsizlik gibi bir gerçekle yüz yüze gelmişlerdir. Bugün kentin yoksul kesimlerini oluşturan bu insanların büyük bir kısmı “zorunlu göç” mağdurlarından oluşmaktadır. Bu çatışma, göç ve yoksulluğun ortaya çıkardığı bir başka gerçeklik ise çocuk işçilerdir.

Bir yandan sokakta mendil, simit gibi seyyar satıcılık yaparak ya da sanayi ve hizmet işkollarında çalışarak ailelerine ekonomik katkıda bulunan çocuklar diğer yandan eğitimlerinden, fiziksel ve ruhsal sağlıklarından olmaktadırlar.

Bu durum sadece Diyarbakır için değil tüm bölge illeri için geçerlidir. Bununla birlikte özellikle belediyelerin son yıllarda yaptığı çalışmalarla çocuk işçiliğine karşı en azından farkındalık yarattığı ifade edilebilir. Elimizde hem Diyarbakır hem de bölge genelinde kaç çocuğun, nasıl ve hangi şartlar altında çalıştığına dair veri olmadığından bu durumu kesin olarak belirlemek mümkün olmamaktadır. Fakat hemen her sokakta, işyerinde, fabrikada, sanayi sitesinde çalışan çocuk sayısı göz önüne alındığında bu sayısının azımsanmayacak kadar fazla olduğu söylenebilir.

Sonuç
Resmi verilere göre dünyada yaklaşık 215 milyon, Türkiye’de ise yaklaşık 1 milyon (958 bin) istihdam edilen çocuk işçi bulunmaktadır. Bunların yarısından fazlası fiziksel ve ruhsal sağlıklarını olumsuz etkileyen koşullarda çalışmaktadırlar. Tarımda, sanayide, sokaklarda çalışan, çalışmak zorunda bırakılan çocuklar.

Günümüz savaş ve daha fazla kar üzerine kurulu sisteminin ortaya çıkardığı savaş, göç, yoksulluk bu rakamları sıfıra indirmeyi engellemektedir. Bundandır ki, 2016’ında çocuk işçiliğinin tamamen yok edilmesi hedeflenmiş olmasına rağmen, bu hedefe ulaşılamayabileceği ifade edilmekte ve yeni hedef olarak 2020 yılı verilmektedir[7].

Bu moral bozucu gerçeklik ile birlikte umudu yitirmemek, çocuk işçiliğine ve dolayısıyla savaşa, yoksulluğa ve onları yaratan sisteme karşı mücadele etmek gerektiği de bir başka yakıcı gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır.

Sonuç olarak şunu ifade etmek gerekir; Çocuklarımız geleceğimizdir ve geleceğimiz tehlike altındadır. Ancak bunun farkında olarak ve en yakınımızdan başlayarak çevremizde farkındalık yaratarak bu işin üstesinden gelebiliriz. Bu konuda gösterilen en ufak bir çaba bile, çocuk işçiliğine engel olacak duvarın örülmesinde çok büyük bir taş olacaktır.


[2] ILO’nun 2010 tarihli “Çocuk Emeğine Üzerine Global Rapor”u şu balığı taşımaktadır; Çocuk İşçiliğine Karşı Hızlandırıcı Eylem;  Çalışma Hakları ve Temel Prensipler hakkındaki ILO Deklerasyonunu İzleyen Global Rapor” http://www.ilo.org/global/publications/ilo-bookstore/order-online/books/WCMS_127688/lang--en/index.htm
[3] ILO Raporu 2011 ;Children in Hazardous Work: What We Know and What We Need to Do, ILO, Geneva. Pdf formatındaki dokümana ILO’nun resmi web sitesinden ulaşılabilir.  http://www.ilo.org/global/publications/ilo-bookstore/order-online/books/WCMS_155428/lang--en/index.htm?ssSourceSiteId=ilc
[5] TÜİK Haber Bülteni, Sayı: 61, Nisan 2007; TÜİK’in resmi web sitesinden detaylı verilere bakılabilir. http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?alt_id=26
[7] Bkz. ILO 2011 Global Raporu

Çalışan Çocuklar....



























DİFAK Çocuk İşçiler Sergisi



Dün 12 Haziran’dı. Dünya çocuk işçiliğiyle mücadele günü. Bir önceki gün yani 11 Haziranda, Erzurum’un Karayazı ilçesinde ayakkabı boyacılığı yapan 9 yaşındaki Yusuf Yılan askeri bir aracın çarpması sonucu hayatını kaybetti. Sorun aracın askeri ya da sivil olması değil, “çalışan”, çalışmak zorunda kalan çocukların ne kadar güvensiz bir ortamda olduklarıdır.

Dün 12 Haziran Dünya çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü idi. Böyle bir günde DİFAK (Diyarbakır Amatör Fotoğrafçılar Derneği) kursiyerleri ile birlikte hazırladığı “çocuk işçiler” konulu fotoğraf sergisinin açılışını yaptı. Diyarbakır’da Sümerpark Amed Sanat Galerisinde Haziranın sonuna kadar gösterimde kalacak sergi, Diyarbakır’da çeşitli işkollarında çalışan çocukların fotoğraflarından oluşmaktadır.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

4/4lük Memur Zamcığı ve Yumurtanın Sarısı:


Bugün hakem heyeti memur zammı konusunda son kararı verdi. 4/4’lük bir zam önerdi içinde bulunduğumuz yıl için[1], önümüzdeki yıl içinde, kimse 4/4’lük olamaz diyerek herhalde ya da basketboldan ilham alarak belkide 3’lük gönderilim memurun potasına diye düşünerek 3+3 dediler.
Günün bir başka haberi sabah saatlerinde THY’de meydana gelen “deprem” ile ilgiliydi. Malum, yeni bir kanun tasarısı geliyor ve bu kanun tasarısına göre havacılık sektöründekilerin grev yapma hakları ellerinden alınıyor[2]. Sabahın ilk saatlerinden itibaren, haberin duyulması ile birlikte başta kabin memurları olmak üzere havacılık sektöründeki emekçiler iş yavaşlatma eylemine başladılar. THY’nın buna cevabı anayasal hakları olan bu eyleme katılan emekçileri “telefonla arayarak” iş akitlerinin sona erdiğini bildirmek olmuş[3]. İşe alırken telefonla mı aldın?
Başbakan ise diğer taraftan yine saydırmış herkese; bir yandan devletin bombalarıyla parçalanmış çoğu çocuk 34 insanın –ama Kürt- hayatını kaybettiği bir katliamın hesabını soranları kalleşlikle itham ediyor, diğer taraftan bu ülkenin dışında bir yerde, Suriye’deki bir katliamın hesabını sormaya çalışıyor “Müslüman” kimliğine dayanarak. Anlaşılan herkes kendince Müslüman, kendine Müslüman. Bir tek Kürtler istisna bu konuda. Onlara kendileri hariç herkese Müslüman!!!
Neyse konumuz şimdilik bu değil. Mevzu hükümet tarafından verilen zamcık (Levent Kırca’nın kulakları çınlasın!) ve birçok iş kolunda yetkili “sendika” olan Memur –sen’in tavrı… ve aslında “suç sende değil, sana üye olanda” dedirten emekçilerin tavrı…
Memur-sen’in web sitesine göre o kadar “kazanım”ları var ki, grevmiş, toplu sözleşmeymiş,, hem onlar da neymiş! Bak ne güzel toplaşıyoruz orada, toplu toplu görüşüyoruz, grev diyerek, toplu sözleşme diyerek caaanımm hökümetimizin o güzel canını niye sıkalım ki, değil mi ama!!.. Hem bu aralar zaten Başkanlık çalışmalarından işi başından aşkın, Roboski katliamının sürekli gündemde olmasından canı baaayaa bir sıkkın caaanımm Başbakanımızın o tatlı canını bir de biz, devletimin memurunun yetkili sendikası olan “memur”um-sen olarak neden sıkalım. Allah aşkına haksız mıyız biz!!. Hem arada bir zaten KESK denen bir başka konfederasyon var, onlar nasıl olsa buna muhalefet ederler, eylem yaparlar bir yerlerde, iş bırakırlar falan. Bizde katılıyormuş gibi yaparız, arkasından da “bakınız zam vermeseniz alanlara ineriz” deriz şakacıktan… sonra nasıl olsa büyüklerimiz bizi düşünür, bir zamcık daha yaparlar, güzel güzel anlaşırız. Hem nalına hem mıhına vurmuş oluruz, daha olmadı “hey üyeler size ev dağıtıyorum” muş gibi yaparız, bak nasıl toplaşırlar canım memurlar. Yaa, ne demiş büyüklerimiz; ‘benim memurum işini bilir’.
İşte bu anlayış, dünya sendikacılık tarihinde “sarı sendika” olarak tanımlanan, devlet tarafından sendikal hareketi ve dolayısıyla sendikal hareket eliyle yürütülen emek mücadelesini zayıflatmak amacıyla kurulan, kurulmasına destek verilen sermaye-devlet yanlısı sendikal anlayışın ta kendisidir. Bu anlayış emekçileri temsil ettiği sürece, emekçiler bu anlayışın kendilerini temsil etmesine izin verdikleri sürece, bugün THY’de çalışan işçi-memur emekçilerin başına gelenler yarın tüm işçi-memurlarının başına gelecektir. Bugün yapılan sadece bir provadır…
Başlıktaki yumurtanın sarısı mı? Rivayete göre sarı sendika tabiri, Amerika’da patron-devlet-sermaye yanlısı sendikanın rengi sarı olan binasından geliyormuş. Şimdi Türkiye gibi azgelişmiş bir ülkenin çoğu “Allah devlete-millete zeval vermesin” anlayışında olan, geleneksel ilişkilerin ağır bastığı köy kültürüne sahip “emekçi”lerinin sendikalarının sarı renkli bir binaları yok. Onlar için önemli olan, köyden gelen “çift sarılı” köy yumurtasıdır… olmadı mı?

Diyarbekir
29.05.2012






23 Mayıs KESK iş bırakma Diyarbakır eyleminden bir kaç kare... Alanlara böyle inilir...bilmeyenlere duyurulur!!!

































































                                                    







26 Mayıs 2012 Cumartesi

‘’Bedewiyên Avê’’ jî li dijî bendava İlisu ne!


Ev nivîs di malpera www.bas-news.net/kurdî de hatîye weşandin.
24/05/2012
Necat Keskîn
Heskîf: Erebên ji Başûrê İraqê ku wek Bedewyên Avê tên naskirin û ji bêavî her hejmara wan kêm dibe ji bo protesto kirina çêkirina bendava li ser çemê Diclê ku wek İlisu tê naskirin hatin Heskîfê. Wek tê zanîn bendava Ilısû ji xeynî gelek gûndan, bajarê Heskîfê ku bajarekî kevnare jî wê di bin avê de bihêlê. Ji bilî vê yekê bendên ku li ser Dicleyê werin çêkirin (İlisu  û Benda Cizîrê) wê Bedewî yên Avê jî bê av bihele û wê jiyana wayî heri kevnar û çanda wan jî bixe metirsiyê.
Ji bo vê mebestê mezinên Qebilêyên Bedewî yên Avê hatin Heskifê û li derbarê vê mijarê de daxwyaniyek dan. Di daxwiyanîyê de ragehandin ku ew İnsanê mezopotamya ne û dibêjin: “Em li Tirkîyê insanê Heskîfê û li Iraqê insanên kamirîyan (sazlık) e. Em bi alîkarîya Dicle gehşştin hevdû. Dicle rayê me yî hevpar, xêza jîyana meyî hevpar û dahatûya me ya hevpar e.”
Girgirekên Bedewiyan bibîrxistin ku xweza sînoran nasnake, û mîna Çemê Dicle di Heskîfê re derbas dibe û diçe jêr li nav kamirîyan cihekî avê nû çêdike. Lewra “hûn li jor çi çêbikin evê li jêr bandora xwe lê bike”.
“Mixabin ev Benda Ilısû wê vê pêwendîyê ji hevdû qût bike. Dahatûya me, mirasa çanda me, ekosistema ku em di nav de dijîn, hejayîyên ku em tevda par dikin bi projeya çêkirina Bendava Ilısû di bin xeterê de ne.”
Di daxwiyaniyê de dibêjin ku Bendava İlisu wê zerareke gelekî mezin bide jor û wiha berdewam dike: ‘’Ji bilî binavbûna bajarê Heskîfê wê 65.000 insan malên xwe winda bikin, ekosistem wê bê gûhartin û gelek jîndar jî wê qir bibin. Ji bilî vê metirsiya li jor, li jêr jî gelek insanên ku jiyana wan bi avê giredayiye, wê zerarê bibinin. Nemaze piştî çêkirina Benda Cizîrê ya ku dîsa wê li ser Dicle bê çêkirin, 6 milyon insan ku jiyana wan bi Çemê Dicle ve giredayî ye wê ber beavîyê û feqîrtîyê biçe.’’
Daxwiyanî wiha berdewam dike: ‘’Herwiha cihê ku em niha lê diminin, cihê meyî kevnar, şopa me, çanda me ku piştî 2004-ê bi zehmetî me vegerandiye şiklê berê wê careke din bikeve metirsiyê. Vê carê êdî kesek nikare xelas bike. Ji bo van mijaran, em bangî direktorê Programa Doralî ya Koma Miletan (UNEP), Achim Steiner dikin;
-Bandora Benda Ilısû û nemaze bandora wê ya li ser Kamirîyên Mezoptamya careke din bi hemû mûdexaleya navnetewî binirxînin.
- Ji Serokwezîrê Tirkîyê Recep Tayyip Erdoğan bixwazin ku careke din li ser  parastina Heskîf û Kamirîyên Mezopotamya bifikire.
-Zorê li Hikumeta Tirkî û Iraqê bikin daku li gor qanûna peymana Koma Miletan ya li ser avê (Peymana Reya Avê ya Koma Miletan) kar bikin.
-Li dijî alikarîya siyasi û ekonomik ya ji bo bendên mezin, konferansa Rio+20 ji bo kempanya ya bi kar bînin.
Di dawîya daxûyanÎyê tê gotin ku; ‘’Projeya Bendava İlisu, jiyana me, çanda me, axa me tevde û dinyaya ku em tevde tê dijîn tehdit dike. Ji Bona vê yekê em alîkarîya we dixwazin”.
Pişti daxwiyanîyê, bi gelê Heskifê, endamê Komela Doğa , endamê Natûre Iraq hemûyan evna imza kirin da ku ji Direktorê UNEP-ê re bişînin.
Bedewî yên Avê Kîne
Bedewî yên Avê (Marsh Arabs) yê ku li cîyê her dû çem (Firat û Dicle) digihijin hevdû jiyane xwe ya kevneşopî bi qasi 5 hezar sal e didomînin. Çand û şopa wan wek ku tê gotin hetanî bi Sûmer û Babîlan diçê. Ji 1991 û vir de rejîma berê ya Iraqê gelek qenal û tûnelên avê çekirin û bi vî awayî ava vêdê bi çolê de bir. Piştî kêmbûna avê Bedewî mecbûr man ku ji warê xwe koç bikin. Hejmara ku 1950-ê de 500 hezar bû, 2003-ê daketibû tenê 1.600 kesan . Wî wextî 
nêzîka 20 hezar kes li bajarên Iraqê û nezîkê 120 hezar kes jî li İranê bi rengekî penaber jiyana xwe didomandin.
Piştî hatina USA (Emerika) û ketina Saddam piçekî behna wan jî fereh bû, û bi alîkarîya projeyên nû ev cihê kevnar hatin rizgarkirin û gelek ji xelkê wan vegerîyan cihê xwe.  
İro bendên ku Devleta Tirkiyê li ser çemê Dicle çedikê ji bona van kesan jî tê wateya beavî, windakirina cih û çanda wan. Hetanî iro haya Bedewiyan ji vê mijarê nebû. Piştî agahdarbûna ji vê mijarê, hinek ji mezinên qebîlêyan gehiştin hev û bi alikarîya natûre Iraq û Komeleya Xwezayê (Doğa Derneği) ya Tirkiyê hatin Heskîfê ku careke din balê bikşînin ser Heskifê û ser Cihê xwe jî.
(Spasî ji John Crofoot re ji bo wêneyan).






http://kur.bas-news.net/ArticleDetail.aspx?articleid=1875


Kesên ku dil dane Heskif'ê ji bo Heskîf'e civînekê bi kar tênin. Ji kereme xwe re li vê malperê binêrin..
http://www.hasankeyftebulusalim.com/

17 Mayıs 2012 Perşembe

Yeniden Roboski: Sorumlular kim?


Katliamın ertesi günü, Kürtler akın ettiler Roboski'ye.
(Fotolar: A. Özmen) 

Wall Street Journal’de çıkan bir haber[1] nedeniyle Roboski katliamı yeniden gündeme düştü. Herkes yeniden Roboski’yi keşfetti sanki. Devletin canlı yayında öldürdüğü insanlar üzerinden tekrar polemikler yapılmaya başlandı. “Apoletli” medya ve onun yerini hızla dolduran yeşil versiyonu, ilk başta “neden” şimdi bu haber demeye başladılar ya da görmezden geldiler. Büyük ihtimalle neredeyse 5 aydır, derin devletin AKP’ye bir komplosu tezini öne sürdüklerinden şimdi ne yazacaklarını düşünüyorlardır.
Komplo kurulduğu tezinin yanında, bilgi kirliliği, dezenformasyon ile olayın üstü örtülmeye çalışıldı. Sonra işte meclis komisyonu olayı araştırıyor telaşa gerek yok denildi. Sorumlular bulunacak denildi, ta Ankara’dan Emine Erdoğan gitti (Başbakanın gitmeye yüzü tutmadığı için herhalde) ağlamaklı gözlerle, kurbanların yakınlarının acılarını paylaştığını dile getirdi. Devlet vatandaşlarının yanında mesajı verdi!
 Fakat görmezden gelinen bir şey vardı, öldürülenler sıradan vatandaş değillerdi. Onlar önce Kürt sonra kaçakçı idiler, evet beraberlerinde taşıdıkları nüfus cüzdanlarında “TC” vatandaşı yazıyordu fakat bu sadece bir ayrıntı idi. Dolayısıyla “devletin bekası” görevini üzerine almış apoletleri yeşil medyanın onları görmezden gelmesi anlaşılır olmaktadır. Aynı medyanın İsrail’in baskınında öldürülen 9 Türk vatandaşı için, yerleri, gökleri inleten sevgili “Müslüman” aydın-yazar-çizer takımı ve hükümete danışmanlık yapan kesimlerinin söz konusu Kürtler olunca kem-küm etmeye başlamaları da anlaşılır olmaktadır.
Ne dediler 5 ay boyunca; Vali şuradaydı, başbakan ordaydı, içişleri bakanı yan taraftaydı dediler,  yani duymadılar, görmediler, bilmediler. Sıkıştıklarında da bu AKP’ye yapılan bir komplodur dediler. Fakat çok basitti sormaları gereken soru, “o gece o vurun emrini kim verdi?”. Gelin görün ki hiç kimse bilmiyordu, koskoca devlet içinde bu bilgiyi bilen birisi yoktu!!!
Ortada bir süredir bir bilgi kirliliği vardı, aynı zamanda bizzat apoletleri yeşil olan medya tarafından sürdürülen bir dezenformasyon. Yok, Fehman Hüseyin’in telsiz kodu geçmişmiş kayıtlara, yok kimsenin haberi yokmuş da, falan falan… Hatta bir ara olayı PKK üzerine yıkmaya çalıştılar, acaba içlerinde militanlar varmıydı, yokmuydu tartışması yaratarak. Yok, çift taraflı bir çalışan bir muhbir varmış ta, o yanıltmış koskoca devletin istihbaratını! Bak sen şu işe... Emekliye ayrılan tuğgeneral istifasını önce mi sonra mı verdi tartışmaları… Bu arada öldürülenlerin yakınlarını cezaevlerine aldılar, duymadılar bile!
Sonra;
Bir Amerikan gazetesinin muhabiri, ta Uludere’ye, oradan Roboski’ye kadar gelip bir haber yapıyor olaydan 5 ay sonra, tam da herkesin “aha unutturduk şu Roboski’yi de dedikleri” bir anda. Türk medyasının “önemli” şahsiyetleri bundan biraz utanç duyacaklarına “neden şimdi” diye sordular ya da “bu haberci, bu dosyaları kesin “ajans”tan almıştır” dedi bir başkası[2].
Bir haber yaptı Wall Street Journal’ın muhabiri, ve bu haberle yeniden Roboski’yi gündeme getirdi, kafalarda yeni sorular oluşturdu, tüm sürecin bir bilgi kirliliği ve dezenformasyon süreci olduğunu da gözler önüne serdi. Türk basınının sadece bir daha oturup, gazetecilik etik kurallarını, hadi onu da geçtim, ama vicdani muhasebesini yapması gerekiyor. Olayın birinci yönü budur.
İkinci yönü bence daha önemlidir, şöyle ki; Bu katliamı devlet yaptı, şu veya bu şekilde, şu veya bu istihbarata dayanarak. Heronmuş, Predatormüş, şuymuş buymuş önemini yitirmiş durumda. Sorumlusu, devlettir, hükümettir.  Yeşil renkli “apoletli” medyadır. Vicdanları yerine İktidara ve nimetlerine bel bağlamış “Müslüman”lardır. “Bunlar zaten kaçakçıydı, devlet görevini yaptı” diyen Sıradan Türk vatandaşları saymıyorum bile.
Fakat bu olayın arkasında durmayan Kürtler (dostlarını da geçtim) ve temsilcileri  de en az onlar kadar sorumludurlar. Çünkü sahip çık(a)madılar bu davaya, kendilerini seçenlerin davasına. İktidarın nimetlerinden sonuna kadar faydalanan Kürtleri es geçiyorum, onları varsa, kalmışsa hala vicdanlarıyla baş başa bırakıyorum. Ama din, Kur’an, İslam diyen ve Kürtlüklerini ön plana çıkaran Müslüman Kürtler de (ki parti kuracak kadar kitle tabanına sahipler, ya da kutlu doğum haftasına binlerce hatta yüz binlerce kişi toplayacak kadar bir tabana sahipler) bu olayın örtbas edilmesinde, bugüne kadar çözülmemesinde sorumluluk sahibidirler.
Roboski katliamı yapıldığında Kürt halkı akın etti Roboski’ye, beraber gittiler parçalanmış cenazeleri almaya dağlardan, aldılar da. Sonra birkaç tane daha miting, basın açıklaması, derken onlar da unuttular Roboskiyi, kurbanları. Tıpkı diğerlerini unuttukları gibi!! Sonra arada bir basın açıklamasında dile getirir oldular mecliste oturan temsilciler, sonra tekrar oturmaya başladılar. (Şiwan Perwer yıllar önce Parlemento üzerine bir parça besteleyip söylemişti!).
Her yerde hesap sorulurken, katillerin faillerin bulunması için haykırırken insanlar, onlar alıp başlarını gittiler tekrar meclis sıralarına. Oradan daha iyi çözeceklerini düşündüler.  Birisi avukatı oldu Roboski kurbanlarının, şimdi de ABD’ye dava açacaklarmış![3]
Sözün özü, Kürt halkı ve Roboski mağdurları bizzat temsilcileri tarafından yalnız bırakıldılar. Bir tarafı budur. Olayın olduğu günden itibaren, halkın arasında kalıp, halkla birlikte katillerin bulunması için haykırsalardı, emin olun bu kadar uzamazdı bu süreç. Bu halk gözaltına alındığında yoksun, öldürüldüğünde yoksun, o zaman sormak gerekir neden varsınız? Ne için seçildiniz?
İkinci tarafı, yani olayın bir başka sorumlu tarafı da “Müslüman” Kürtler ve onların dernekleri, vakıfları, cemaatleridir.  Başları secdeden kalkmayan, her şartta İslam, Kur’an diyen bu insanlar da Roboski’yi ve mağdurlarını yalnız bırakmışlardır. İktidardan nemalanmayı bir nimet sayıp, bu “diğer”  Kürtlerin sorunu diyerek sorumluluktan kaçmışlardır/kaçmaktadırlar.
Ve geriye kalan bizler, yüz binler, her gün bizi biraz daha ezen, bizi bizden eden bu düzen içinde yer almak için daha çok çırpınan, oturduğumuz yerde her şeye itiraz eden fakat bir TOKİ’den bir daire çıkma ihtimaline karşı bütün düşünce, inanç, vicdanı bir kenara bırakarak gömlek değiştirir gibi sendika değiştiren, Kürt memurlar; sağlıkçılar, öğretmenler ve bilimum “Kürt” memurlar, işçiler… [4]varlığına sahip çıkmayan bir maç için yerleri gökleri inleten biz büyük çoğunluk, aslında kabahatin çoğu bizde be kardeşim!!!


Tam da bu anda nedense Nazım geldi aklıma…


Dünyanın En Tuhaf Mahluku

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
           beş değil,
                      yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
                            deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
                                    senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
                      kabahat senin,
                                     - demeğe de dilim varmıyor ama -
                      kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
                                                                  
17.05.2012
Diyarbekir




[4] Diyarbakır’da Memur-Sen, çalışanlara (özellikle KESK üyesi çalışanlara) kendi sendikalarına üye olmaları halinde TOKİ’ye yaptırdığı evler için kuraya girebilme şansı tanıyormuş… Ve insanlar sanki bedava ev sahibi olacaklar gibi kabul ediyorlar bunu…Aynı Memur-Sen bugün yetkili sendika olarak “toplu görüşme”lerde sadaka gibi zam dileniyor…