26 Eylül 2012 Çarşamba

Bir Duruşmanın Ardından….



Dün  yine bir KCK duruşması vardı girişinde “Adalet Devletin Temelidir” yazısının olduğu Diyarbakır adliyesinde. Aslında hergün neredeyse bir KCK duruşması yapılıyor burada. O kadar ki yer sıkıntısı olmasa tüm Kürtleri ve dostlarını tutuklu yargılayacaklar kendilerini toplumun değilde devletin bekasına adamış olan bu mahkemeler.
Bu duruşmayı diğerlerinden ayıran, tutuklu yargılananlar arasında, Karadenizden çıkıp kendini yoksul Kürt çocuklarına ve ailelerine adamış yazar-antropolog Müge Tuzcuoğlu’nun da bulunmasıydı. Bu duruşma onunla birlikte aynı davadan  tutuklu bulunan 27 kişinin 7 ay sonraki ilk duruşmasıydı. Yani tipik bir, 12 Eylül rejiminde bile görülmeyen “önce tutukla sonra deliller nasıl olsa tespit edilir” önüne anlayışının tüm çıplaklığıyla gözler serildiği davalardan bir tanesi. Delil dedikleri de malum ortam dinlemeleri. İki gün süren duruşmanın neticesi, aralarında Müge Tuzcuoğlu’nun da bulunduğu 9 kişiye tahliye edilmesi diğerlerinin tutukluluk hallerinin devamına ve duruşma tarihinin Aralık ayına ertelenmesi oldu.
İki gün süren duruşma boyunca adliye koridorlarında yaşananlar Türkiye’de Kürt sorunun neden çözülemediğini de gösterir nitelikteydi bence. Adliye koridorlarına bakınca bu ülkede Kürtlerin ya tutuklu, ya tutuklu yakını olarak izleyici ya da onların avukatlarından oluştuğunu zannediyor insan. Mahkeme salonları ve cezaevleri Kürtlerle dolu, adliye koridorları tutuklu bulunan yakınlarını görmeye gelen anne, baba, kardeşlerle dolu. Ve hemen her davaya gelmeye çalışan vekiller. Ve Diyarbakır’a yabancı birisinin “işlerinde epey bir uzmanlaşmışlar” dediği avukatlar. Yani bir mahkeme salonunun üç tarafında da Kürtler yer alıyor.
Yine bakınca orada yaşananlara, devletin Kürd’e bakışını görüyor insan, orada devleti temsil eden polis, hakim ve savcıların tavır ve davranışlarında. Yukarda da belirttiğim gibi, “Adalet Mülkün Temelidir” düsturu bile burada “Adalet Devletin Temelidir” haline dönüşmüş. İş böyle olunca, her şey devletin bekası adına yapılınca, devletin kolluk kuvvetleri de buna uygun davranmaktadırlar.
Bütün kolluk kuvvetleri sivil-resmi ayırdetmeksizin bellerinde silahları ile dolaşıyorlar mahkeme koridorlarında. En ufak bir tartışmada hemen “araya” giriyorlar. Hatta birisinin bir tartışmadan sonra itiraf ettiği gibi “böyle davrananları alacaksın odaya” anlayışı hakim. “Sen devletin polisine bağıramazsın”.
Yakınlarını, konuşamazlarsa bile, en azından görmek umuduyla duruşma salonuna girmeye çalışanlar, yani insani bir içgüdü ile hareket edenler doğal bir izdiham hali oluşturuyor duruşma salonlarının önünde. Tek bir istekleri var aslında, çocuklarını, annelerini, babalarını, eşlerini görmek… fırsat bulurlarsa bir-iki kelime laf etmek… tüm çabaları bunun için… Bunun karşılığında kapıda sürekli onlara  “siz laftan da anlamıyorsunuz”, “birbirinize saygınız yok” gibi hakaretamiz söylemlerle bağıranlar ve etrafta her an müdahale için bekleyen çevik…
Aslında bu durum belki de “devlet”in olan tüm kurumlarında geçerli. Örneğin bir hastanede, bir okulda veya herhangi bir “devlet” dairesinde de aynı tavır ve davranışla karşılanıyor insanlar, fakat burada bir nüans var. Burada bağıranlar ve müdahale için hazır bekleyenler ünüforma giymekte ve silah taşımaktadırlar!
Herkesi kapıdan uzaklaştırıp, kapının önündeki koltuklarda oturan insanları yerlerinden kaldırıyor görevli memur. “Sabahtan beri çok yorulduk, biz oturacağız” diyor. Sonra oturuyorlar ve etraflarını bariyerlerle kapatıyorlar… bariyerin dışında ise duruşma salonuna girme fırsatı bekleyenler…
Bir anne, kızıyla birlikte oğlunun duruşmasını izlemeye gelmiş. Salona girmeye çalışıyor fakat dolu deyip izin verilmiyor. En sonunda dayanamıyor gözleri dolmaya başlıyor… gözyaşları akmaya başlıyor sonra, ve sonra feryat ediyor, çaresizce kapıdaki memura “inşallah çocuğunun ölümünü görürsün” diyor, bu lafınnasıl ağzından çıktığına kendisi bile şaşırıyor sonra. “Ne yapayım diyor” ağlamaklı bir şekilde, “sabahtan beri burdayım, kızım da burada, oğlumu görmek istiyorum ama izin vermiyorlar. Benim oğlum suçsuz. Kürd olduğunu söylemek suç mu, hakkını istemek suç mu” diyor. Belki bilmiyor ama bu tür şeyler devletin bekası sözkonusu olduğunda suç oluyor devletin kanunnamelerinde…
Bir eş, erkek, cüsseli, vursa devirecek tarzdan… Karısı da 7 aydır içerde, tutuklu yargılanıyor… Biraz konuşunca gözleri doluyor onun da “keşke ben girseydim diyor” yanında duran kadına “çocuklarıma daha iyi sahip çıkardı” diyor. Gözleri doluyor, erkek adama ağlamak yakışmaz derler ama… insan bu… taştan yapılmamışsa eğer ağlıyor da… kıpkırmızı olmuş gözyaşlarını siliyor oradan uzaklaşırken, ağladığını kimsenin görmemesi için…
Aynı kişiyi bir başka duruşmadan gelirken görüyorum. Ne oldu diye soruyorum. “Urfa grubu” diye cevap veriyor. Aynı davanın Urfa ayağında gözaltına alınanlar. Onlarda burada yargılanıyorlarmış… Milletvekili de orada diyor… kastettiği BDP’nin Urfa milletvekili… hani haklarında 500 küsür dokunulmazlık dosyası açılmış bulunan vekiller…Belki bu dosyalrdan bir tanesi de davaları izlemekle ilgilidir, kim bilir.
Dün yapılan duruşmada da başka bir milletvekili gelmişti… Hangi birisine yetişeceklerine eminim onlarda şaşırmaktadırlar. Belki dava üzerinde herhangi bir etkileri olmuyordur fakat orada olmaları bile insanları mutlu kılıyor. Vekillerini karşılarında, yanlarında gördüklerinde insanların yüzlerine bir güven hissi oturuyor, gözlerine bir umut… bunu her hallerinden görmek mümkün oluyor…
Bir başka baba, kızı için orada. Koşturup duruyor, çırpınıyor kızı için. Duygusallaşıyor bazen, kızıyor hem kendisine hem kızına… sonra tüm bunları yapan sisteme… gözleri dolduğunda uzaklaşıyor o da, yanındakiler görmesin diye, içinin nasıl yandığını, bu ateşin gözlerden nasıl damla damla süzüldüğünü…
Yaşlı bir ana, belli ki Türkçe bilmiyor… orada sessizce acısını yaşıyor… tüm gün boyunca orada oturdu… bir ara elindeki bir parça kuru ekmeği gizlice ağzına götürüyordu, belli ki acıkmıştı. Buna rağmen sessizce oturduğu yerde oturmaya devam etti, duruşma sonuna kadar…
Tutuklu yakınlarının hemen hepsi birbiriyle tanışıyor, tanımasalar bile birbirlerini, birbirlerinin acılarını dinliyorlar… aynı umudu paylaşıyorlar…
Akşam olup ta karar için herkes adliye dışına çıkarıldığında hepsinin nasıl aynı umudu paylaştıkları daha net olarak görülüyor… tahliye kararından sonra sevinçlerini içlerine akıtıyorlar “hepsi bizim çocukalarımız” deyip, diğerlerinin acılarını paylaşıyorlar…
7 ay sonra ilk duruşmada tahliye oluyor Müge Tuzcuoğlu, “çocukları” etrafını sarıyor cezaevi çıkışında, hep birlikte sarılıyorlar birbirlerine, hep birlikte yürüyorlar gideceği yere kadar gecenin geç saatinde…
Tekrar hoş geldin aramıza Müge, Karadeniz’in deniz gözlü laz kızı…
Diyarbekir
26.09.2012

31 Temmuz 2012 Salı

Türkiye, “Hoşgörü” ve Ramazan



Hoşgörü kelimesi aslında hoş görülmemesi gereken bir kelimedir. Çünkü içinde aynı zamanda bir üstünlük durumunu içerir. Ancak daha “üstün” birisi (din, etnisite vb.) daha “aşağıdaki” birisini “hoş” görebilir. Bir büyüğün bir çocuğun davranışlarını hoş görmesi gibi. Burada içinde eşitlik olmayan bir ilişki söz konusudur. Ezen-ezilen ilişkisinin makyajlanmış halidir hoşgörü, ve aynı zamanda içinde “biz seni hoş görüyoruz, sende akıllı ol” tehdidini içerir. O yüzden her ne kadar kulağa hoş gelse de hiçte hoş olmayan bir kelimedir “hoşgörü”.
% 99’u Müslüman olan Türkiye’de (ne zaman, nasıl oldu gibi sorular hiç sorulmaz!) sürekli kullanılan bir kelimedir “hoşgörü”. Diğer etnik ve dinsel gruplara karşı ne kadar “hoşgörülü” olunduğu her defasında dile getirilir. Ve ardından onlarında bu “hoşgörü”ye karşılık “saygılı” olmaları istenir. Malatya’daki oruç tutmayan Alevi-Kürt ailenin başına gelenlerden sonra beyazgazete’de çalışan bir gazetecinin sosyal medyadan attığı “O yamyam aile de mübarek Ramazanın simgesi olan davuldan rahatsız olmayacak. Nasıl bizler sizin ceminizden, deminizden rahatsız değilsek, siz de artık hazmedin. Etmezseniz yakarlar da, yıkarlar da gardaşım. Herkes akıllı olacak, herkes inancına saygılı olacak"[1] mesajı ve devamındakiler nasıl bir “hoşgörü” kültürü içinde yaşadığımız ortaya koymaktadır.
Bu olayın yankıları devam ederken ve saldırıya uğrayan aile suçlanmaya başlanmışken (çünkü bu toplumun ‘hoşgörü’süne karşılık ‘saygı’da kusur etmişti!) İstanbul Şişli’de inşaat işçilerine karşı mahalleli “hoşgörü”lü bir saldırıya geçiliyordu[2].
Dedim ya bu ülkede yaygın bir hoş/rgörü kültürü var.
Tabii, Ramazan ayı gelince bu ülkedeki insanların “hoşgörü”leri de artıyor. İşin cila kısmı bu sefer devreye giriyor ki burada bile kelimenin içinde barındırdığı küçümseme ve tehdit kendini belli ediyor.
“İzmir'in Buca ilçesindeki tarihi Protestan kilisesinde düzenlenen iftarda, Müslüman ve Hristiyan vatandaşlar biraraya geldi. İki dinin temsilcileri, aynı masa etrafında hoşgörü mesajı verdi”[3]
gibi haberlere hemen hergün rastlamak mümkün. Bu ay içinde mutlaka bir-iki tane “öteki” din adamlarından birkaç tanesi tutmadıkları bir orucun iftarına davet edilir böylece ne kadar hoşgörülü olunduğu bütün dünyaya sunulur.
Son haberde de AKP İzmir milletvekili İzmir Buca belediyesi ile birlikte Protestan Kilisesinde iftar verip Hıristiyan vatandaşlarla birlikte iftarını açmakta, dünyaya “hoşgörü”, “barış” ve “diyalog” mesajları vermekte, bu yetmez bir de kilisede vatandaşlarla birlikte namaz kılmaktadır.
Sanki bu topraklarda hiç bir kilise yıkılmamış, üzerine cami inşa edilmemiş, ya da camiye çevrilmemiş gibi; sanki bu ülkede Ruhban okulunun açılması için hiç bir engel çıkarılmamış gibi; sanki Ramazan ayında ‘oruç’ tutmayan vatandaşlar üzerinde psikolojik ve bazen de fiziki baskı uygulanmamış gibi;
Ve bütün bunlar olmamış gibi, varlığını bir şekilde “koruyabilen” sayılı kiliselerden bir tanesinde iftar açılmakta, namaz kılınmakta ve bu da “hoşgörü”nün, “barış”ın, “diyalog”un sembolü olarak sunulmaktadır. Eğer gerçekten diyalogsa amaç, barışın dilini hakim kılmaksa önümüzdeki paskalya bayramını veya herhangi bir bayramı camide kutlama “hoşgörü”sünü de gösterebilmeli bu toplum.
Böyle bir şey mümkün olmayacağına göre bırakın lütfen herkes  kendi dinini nasıl biliyorsa öyle yaşasın, kimse kimseye “hoşgörü”lü olmasın, sadece farklılığına saygı duysun yeter….

29 Temmuz 2012 Pazar

Bir umut kaç defa kırılır?


Bir umut kaç defa kırılır? [1]
Geçen sene 14 Temmuzda umutların en çok çoğaldığı bir dönemde kırılmıştı umutlar. Ve bu sene 14 Temmuz, tam bir sene sonra, geçen sene kırılan umutları bir nebze sarmanın, yeni umutlar yaratmanın işten bile olmadığı bir tarih olabilirdi, eğer bir kent savaş alanına dönüştürülmemiş olsaydı, eğer “devlet” bir defalığına kendi “vatandaş”ından korkmasaydı.
Diyarbakır’da 14 Temmuz günü –en hafif deyimiyle- yaşanılan/yaşatılan zulümden sonra, 12 Eylül referandumuna “yetmez ama evet” oyu vermiş, sıradan bir Kürt olarak anladım ki bu Kürt “sorun”unu Recep Tayyip Erdoğan çözmez. Çözebilme gücüne sahip olmadığından değil, aksine Türkiye cumhuriyeti tarihinde Atatürk’ten sonra ilk kez bir lider cumhuriyetin “yüzyıllık” sorununu çözme konusunda bu kadar güç ve olanak sahibi durumdadır. Yasama, yargı, yürütme, basın ve ordu dahil tüm alanlara hakim bir hükümetin başbakanı olarak Recep Tayyip Erdoğan tekrar etmek gerekirse bu “sorun”u çözebilecek güce sahip Atatürk’ten sonra gelmiş tek liderdir.
Fakat 14 Temmuz 2012 Diyarbakır’ı,  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “sorun”u çözebilme güç ve olanaklarını hayata geçirmedeki isteksizliğini ortaya koymuştur, ve böylece bir kez daha kendisine duyulan inancı, güveni boşa çıkarmıştır.
Başbakanın 2011 seçimleri öncesinden başlayan milliyetçi söylemlerine, seçilmiş Kürt siyasetçilerinin –milletvekilleri dahil- her gün yenisinin içeri alınmasına ve son dönemlerde artan şiddet olaylarına rağmen toplumun bu konuya duyarlı kesimlerinde bir nebze umut hala varlığını korumaktaydı. Biim gibi sokaktaki sıradan insanlarda ise umut her şeye rağmen, çoğu zaman dile getirmesek de, içten içe daha fazlaydı. 14 Temmuz 2012 şunu gösterdi ki, ne bu hükümet ne AKP ne de her ikisinin lideri Recep Tayyip Erdoğan bu düğümü çözme konusunda hiçbir şey yapmayacak. Bir kez daha, yapamayacağından değil, fakat ortada herhangi bir “sorun” kalmadığını düşündüğünden. Çünkü başbakan, devletin kendi kendine yazıp-oynadığı TRT 6 gibi Kürtçe kanal gibi, haftada birkaç saatliğine “seçmeli” olarak izin verdiği “Kürtçe eğitim” gibi “oyun”larla bu işi çözdüğünü düşünmektedir. Geriye kalan birkaç küçük teferruatı da duble yollar, “kalekollar”, yepyeni “modern” cezaevleri yaparak çözmeyi düşünmektedir.
14 Temmuz 2012 Diyarbakır’ı göstermiştir ki, kendi yörüngesi dışındaki Kürtlerle –ki kendi yörüngesindekilerin çoğunun Kürd’e dair herhangi bir talepleri yoktur- ile ilgili her şeye karşı alerjik bir reaksiyon gösteren, mütemadiyen tehditkâr ve hakaret ağırlıklı bir dil kullanmayı tercih eden, hapishanedeki 7 TİP’li gencin katili için son dakikada bir operasyon düzenleyerek salıverilmesini sağlayan ek madde eklettiren,  “demokrat muhafazakar”dan “İslamcı milliyetçi”ye dönüşen –belki de hep öyleydi, bazı liberallerin, sokaktaki sıradan bizlerin ve bu durumu yıllarca görmezlikten gelen ve bir kısmı hala görmezlikten gelmeye devam eden Kürt dindarların inadına inanmamalarına veya inanmak istememelerine rağmen- kalbi kararmış, içi dünyevi kibirle dolmuş Recep Tayyip Erdoğan bu sorunu çözmeyecektir.  Çünkü onun kafasındaki çözüm ve buna yönelik icraatlar başkadır.
Recep Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu hükümetin Kürt sorununa yönelik icraatları şunlardır; Kürdün yaptığı, yapmak istediği ve yapacağı her etkinliğe bir kenti savaş alanına çevirme pahasına polisiyle, gaz bombasıyla, biber gazıyla müdahale etmek; bazı aşiret reislerini iktidarın olanaklarından faydalandırarak, Kürt coğrafyasının her yerini duble yollar, cezaevi, karakol ve baraj inşaatları yaptırarak her şeyin normal seyrinde gittiğini düşünmek, ya da göstermek; her gün yeni “kalekollar” yaptırmak, yeni savaş teknolojileri satın almak ve bir de yanına göstermelik –çünkü Kürtçe, şimdiye kadar çoğu yazar-çizer, akademisyen ve politikacının dediği gibi ancak anadili Kürtçe olmayanlar için seçmeli bir ders olabilir- birkaç saatlik seçmeli Kürtçe dil eğitimi vermek. Tüm bunlar neredeyse yüzyıldır denenen ve başarı elde edilemeyen Kemalist ideolojinin İslami versiyonundan başka bir şey değildir. Yapılanlar bunlardır, “icraatların” gerçekleştirildiği coğrafyadaki görüntü ise müstemleke görüntüsünden başka bir şey değildir.
Sonuç olarak, “sorun”un tarafları arasında eli en güçlü olan Başbakanın isteksizliği Diyarbakır’da 14 Temmuzda bir siyasi partinin miting yapmasına izin verilmemesiyle –izin verilmemesinin ve her ne pahasına olursa olsun engellenmesinin arkasındaki rövanş mantığı bir kenara- bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu isteksizlik, kendi vatandaşından rövanş alma hırsı ve mantığı geride kalan umut kırıntılarını da yok etmektedir. Ve unutulmamalıdır ki umutların kırıldığı yerlerde açılan boşluklarda öfke birikmektedir!
Ve son bir söz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan;
Kendi hırsı, kendi koltuğu, kendi ikbali ve istikbali için, halkına silah çevirenler, halkına helikopterlerden bomba yağdıranlar sadece ve sadece kendi sonlarını hazırlarlar”. (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1094176&CategoryID=78).

14.07.2012
Diyarbakır


[1] 14 Temmuz günü kaleme alına bir yazı..

13 Haziran 2012 Çarşamba

TEHLİKE ALTINDAKİ GELECEK: ÇOCUK İŞÇİLER


Okul sıralarında ya da oyun sahalarında olmaları gereken çocukluk yıllarını “çalışmak”la geçirmek zorunda kalan sayıları dünyada yüz milyonları, ülkemizde milyonları bulan çocuklar. Çoğu zaman görmediğimiz, görmek istemediğimiz, görünce yüz çevirdiğimiz ya da en fazla “acıdığımız” ya da büyük oranda varlıklarından dahi haberdar olmadığımız milyonlarca çocuk. Her yeri geldiğinde “geleceğimiz” diye ifade ettiklerimiz. Büyüklerin dünyasında her türlü istismara maruz kalan çocuklar, bizim çocuklarımız.

Kimlerdir? Neden, Nasıl, Kim/ler için, Hangi koşullar altında çalıştırılıyorlar bu çocuklar?

Çocuk Kimdir, Kime denir?
20 kasım 1989’da imzaya açılan ve 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre “18 yaşına kadar her insan çocuk sayılır”.
Bu Sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, onsekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır”. (Birleşmiş Milletler Çocuk hakları sözleşmesi, Madde 1)[1].
Çocuk İşçiliği
Çocuk işçiliği ya da çalışan çocuklar denilince hepimizin kafasında, kültürel, ideolojik, siyasal ve ekonomik şekillenmemize bağlı farklı algılar oluşmaktadır. Kimimize göre, sokakta gördüğümüz mendil satan çocuklar, kimimize göre tornacıda, araba tamircisinde çalışan çocuklar girer bu kategoriye.

Basit tanımıyla çocuk işçiliği, bir “iş”in çocuklar tarafından yerine getirilmesidir. ILO (Dünya Çalışma Örgütü) 18 yaşı tehlikeli işler, 15 yaşı sıradan işler ve 13 yaşı ise hafif işler için minimum sınır olarak belirttikten sonra çocuk işçiliğini “bu kategorilerden biri veya diğerinde belirtilen minimum yaşlarına altında olan çocuklar tarafından yapılan iş” olarak tanımlamaktadır (ILO Raporu 2011: 3).

Bununla birlikte, çocukların fiziksel ve duygusal gelişimlerine engel olabilecek her türlü “üretici” faaliyet çocuk işçiliği başlığı altında değerlendirilmektedir.

Dolayısıyla, sadece istihdam edilen ve belli bir ücret karşılığı çalışan çocuklar değil, ücretsiz olarak ev işlerinde çalışan çocukların yaptığı işler, sokaklarda çalışan çocukların (ki çocuk işçiliğinin en kötü formları arasında gösterilmekte) yaptıkları işler de bu başlık altında ele alınmalıdır.

Buradan hareketle çalışan çocuklar;  18 yaş altında olup ister tam zamanlı ister yar-zamanlı olsun, ister ücretli ister ücretsiz, sokakta ya da fabrikada çalışan çocuklardır.

Çocuk İşçiliğinin Başlıca Nedenleri:
Çocuk işçiliğinin daha çok ekonomik olarak gelişmemiş ve az gelişmiş ülkelerde yoğunlaştığı buna Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin de dahil olduğunu veriler ışığında belirtmek mümkündür. yanı sıra, yoksulluk, iç göç, iç-savaş ya da çatışmalar, bölgeler arasında ekonomik eşitsizlikler bu ülkelerin ortak sorunları arasındadır. Bu sorunlar aynı zamanda bu ülkelerdeki çocuk işçiliğinin yoğun olmasının nedenleri arasında en başta gelmektedirler.

Dünya’da Çocuk İşçiliği
Mayıs 2010’da ILO çocuk işçiliği üzerine 3. Global raporunu[2] yayınlamış ve oradaki en önemli bulgulardan bir tanesi, çocuk işçiliğinin düşmesine rağmen hızının önceki yıllara göre azaldığı idi. 2006’taki olumlu çalışmlara ve sonucundaki göstergeler, 2016’da çocuk işçiliğinin en kötü biçimlerinin tamamen ortadan kaldırılmasını hedef olarak koymuştu ILO. Fakat şimdiki göstergeler böyle giderse bu hedefin başarılmayacağı yönünde. Bir önceki raporda kaydedilen %10 luk azalmaya karşın son 4 yıllık periyotta (2004-2008) azalmanın %3 lerde olduğunu, ve dünyadaki çocuk işçi sayısının hala 215 milyon olduğunu ifade etmektedir.

10 haziran 2011’de ILO, 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliği İle Mücadele Günü dolayısıyla yayınladığı raporda[3] da tüm dünyadaki çocuk işçi sayısının 215 milyon olduğunu ve yarısından fazlasının riskli işlerde çalıştırıldığını ifade etmektedir. Bu rapora göre çocuk işçiliğinde başı Asya ve Pasifik ülkeleri çekmektedir.
2004-2008 yılları arasındaki verileri kapsayan bu raporda yine, genel olarak 18 yaş altındaki kişilerin çocuk olarak kabul edildiğini tekrarlanmakta ve iş niteliğine göre minimum yaş sınırlanması getirilmektedir. Buna göre;

Tehlikeli ve riskli işler de minimum çalışma yaşı 18, sıradan işler için minimum çalışma yaşı 15 ve hafif işlerde minimum çalışma yaşı ise 13 olarak belirtilmektedir.

Tehlikeli veya riskli işlerin tanımlamasındaki kültürel faktörleri dikkate alan ILO, Çocuk işçiliğinin en kötü formları olarak, çocukların köle olarak çalıştırılması, uyuşturucu, silah ve pornografik alanlarda kullanılmalarını göstermekte bunun yanında;
Çocukların fiziksel, duygusal ve seksüel istismarına yol açabilecek işleri, sağlıklı olmayan ve/veya sağlıklarına zarar verebilecek koşullara sahip işleri de çocuk işçiliğinin en kötü formları arasında göstermektedir.

Türkiye’de Çocuk İşçiliği;
Türkiye Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesini 29-30 Eylül 1990’da imzalamıştır. İmzalanan bu sözleşmenin onaylanması ise 4 yıl sonra 9 Eylül 1994, resmi gazetede yayınlanıp yürürlüğe girmesi de 27 Ocak 1995 tarihinde gerçekleşir[4].

Türkiye’deki çocuk işçiliği ile ilgili istatistikler 2006 çocuk işgücü araştırmasına dayanmaktadır[5]. Bu istatistik verilerine göre Türkiye’deki çocuk sayısı 16 milyon 264 bindir. Bu nüfus içinde çalışan çocuk sayısı ise 958 bindir. Bu rakamlar, bir fiil bir yerde çalışan diğer bir deyişle istihdam edilen çocuk sayıdır.

Fakat hepimiz biliyoruz ki istihdam edilenlerin yanı sıra kayıt altına alınmayan çok sayıda çalışan çocuk bulunmaktadır. Mevsimlik işçiler, simit, su, mendil vb. şeyler satarak aile ekonominse katkıda bulunan çocuk sayısı azımsanmayacak kadar fazladır. Ne yazık ki, bunu teyit edebilecek “remi” verilere  sahip değiliz. Fakat istatistik verilerinin satır aralarında bu bilgileri bulmak mümkündür. TÜİK Haber Bülteninde şu ifadeler yer almaktadır;

“6-17 yaş grubundaki çocukların % 5,9’u ekonomik işlerde çalışırken, % 43,1’i ev işlerinde çalışmakta, % 51’i ise hiçbir işte çalışmamaktadır” (TÜİK Haber Bülteni, 2007).
16 milyon 264 bin çocuk içerisinde “ekonomik bir işte çalışan” yani istihdam edilen çocuk sayısı 958 bin olarak verilmektedir. Diğer taraftan, ev işlerinde çalışan çocuk sayısı 7.004.000 kişi iken çalışmayan sayısı 8 milyon 305 bin kişidir. Ev işlerinde çalışan çocukların “çalışan” çocuk statüsünde değerlendirilmediği ya da “ev işlerinde çalışan çocuk” ile ne anlatılmak istenildiği açık değildir. Bu durumu göz önünde bulundurarak toplam çalışan çocuk sayısını şu şekilde ele almak mümkün olmaktadır;

Toplam “Çalışan” Çocuk Sayısı= Ekonomik Bir İşte Çalışan Çocuk Sayısı (958 bin)+Ev İşlerinde Çalışan Çocuk Sayısı (7 milyon 4 bin)

Dolayısıyla toplam rakam 7 milyon 962 bin olarak ortaya çıkmaktadır. Bir diğer anlatımla toplam çocuk nüfusun yarısı çalışıyor.

Çocuk işçiliği konusunda dünyanın geneli için ifade edilen nedenleri Türkiye için de söylemek yanlış olmaz.  Yine TÜİK 2009 verilerine göre Türkiye’de 12 milyon 751 bin yoksul kişi yaşamaktadır[6]. Ki bu da nüfusun yaklaşık % 18’ini oluşturmaktadır. Bunun yanında bölgelerarası ekonomik dengesizlik, Kürt sorunundan kaynaklı yaklaşık 30 yıldır süren “düşük yoğunluk çatışma”, buna bağlı bütçede savunmaya ayrılan pay ve bunun beraberinde ülke ekonomisine bindirdiği yük birlikte ele alındığında yoksulluğun nedenleri daha iyi anlaşılmaktadır. Bütün bunlar Türkiye’de çocuk işçiliğinin başlıca nedenleri arasındadır.

Diyarbakır ve çevre illerde Çocuk işçiliği
Benzer nedenler Diyarbakır söz konusu olduğunda daha çok geçerli olmaktadır. 30 yıl boyunca bir fiil çatışmanın içindeki bir kent olarak çeşitli politik ve ekonomik baskılarla karşı karşıya kalan Diyarbakır, 1990-95 yılları arasındaki devletin uygulamış olduğu “zorunlu göç” politikasından da doğrudan etkilenmiş ve kent taşıyabileceğinin çok üzerinde bir nüfus ile karşı karşıya kalmıştır.

Evlerini, köylerini, mal-mülklerini ve hatta yakınlarını kaybederek kentin varoşlarına sığınan insanlar burada işsizlik gibi bir gerçekle yüz yüze gelmişlerdir. Bugün kentin yoksul kesimlerini oluşturan bu insanların büyük bir kısmı “zorunlu göç” mağdurlarından oluşmaktadır. Bu çatışma, göç ve yoksulluğun ortaya çıkardığı bir başka gerçeklik ise çocuk işçilerdir.

Bir yandan sokakta mendil, simit gibi seyyar satıcılık yaparak ya da sanayi ve hizmet işkollarında çalışarak ailelerine ekonomik katkıda bulunan çocuklar diğer yandan eğitimlerinden, fiziksel ve ruhsal sağlıklarından olmaktadırlar.

Bu durum sadece Diyarbakır için değil tüm bölge illeri için geçerlidir. Bununla birlikte özellikle belediyelerin son yıllarda yaptığı çalışmalarla çocuk işçiliğine karşı en azından farkındalık yarattığı ifade edilebilir. Elimizde hem Diyarbakır hem de bölge genelinde kaç çocuğun, nasıl ve hangi şartlar altında çalıştığına dair veri olmadığından bu durumu kesin olarak belirlemek mümkün olmamaktadır. Fakat hemen her sokakta, işyerinde, fabrikada, sanayi sitesinde çalışan çocuk sayısı göz önüne alındığında bu sayısının azımsanmayacak kadar fazla olduğu söylenebilir.

Sonuç
Resmi verilere göre dünyada yaklaşık 215 milyon, Türkiye’de ise yaklaşık 1 milyon (958 bin) istihdam edilen çocuk işçi bulunmaktadır. Bunların yarısından fazlası fiziksel ve ruhsal sağlıklarını olumsuz etkileyen koşullarda çalışmaktadırlar. Tarımda, sanayide, sokaklarda çalışan, çalışmak zorunda bırakılan çocuklar.

Günümüz savaş ve daha fazla kar üzerine kurulu sisteminin ortaya çıkardığı savaş, göç, yoksulluk bu rakamları sıfıra indirmeyi engellemektedir. Bundandır ki, 2016’ında çocuk işçiliğinin tamamen yok edilmesi hedeflenmiş olmasına rağmen, bu hedefe ulaşılamayabileceği ifade edilmekte ve yeni hedef olarak 2020 yılı verilmektedir[7].

Bu moral bozucu gerçeklik ile birlikte umudu yitirmemek, çocuk işçiliğine ve dolayısıyla savaşa, yoksulluğa ve onları yaratan sisteme karşı mücadele etmek gerektiği de bir başka yakıcı gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır.

Sonuç olarak şunu ifade etmek gerekir; Çocuklarımız geleceğimizdir ve geleceğimiz tehlike altındadır. Ancak bunun farkında olarak ve en yakınımızdan başlayarak çevremizde farkındalık yaratarak bu işin üstesinden gelebiliriz. Bu konuda gösterilen en ufak bir çaba bile, çocuk işçiliğine engel olacak duvarın örülmesinde çok büyük bir taş olacaktır.


[2] ILO’nun 2010 tarihli “Çocuk Emeğine Üzerine Global Rapor”u şu balığı taşımaktadır; Çocuk İşçiliğine Karşı Hızlandırıcı Eylem;  Çalışma Hakları ve Temel Prensipler hakkındaki ILO Deklerasyonunu İzleyen Global Rapor” http://www.ilo.org/global/publications/ilo-bookstore/order-online/books/WCMS_127688/lang--en/index.htm
[3] ILO Raporu 2011 ;Children in Hazardous Work: What We Know and What We Need to Do, ILO, Geneva. Pdf formatındaki dokümana ILO’nun resmi web sitesinden ulaşılabilir.  http://www.ilo.org/global/publications/ilo-bookstore/order-online/books/WCMS_155428/lang--en/index.htm?ssSourceSiteId=ilc
[5] TÜİK Haber Bülteni, Sayı: 61, Nisan 2007; TÜİK’in resmi web sitesinden detaylı verilere bakılabilir. http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?alt_id=26
[7] Bkz. ILO 2011 Global Raporu

Çalışan Çocuklar....



























DİFAK Çocuk İşçiler Sergisi



Dün 12 Haziran’dı. Dünya çocuk işçiliğiyle mücadele günü. Bir önceki gün yani 11 Haziranda, Erzurum’un Karayazı ilçesinde ayakkabı boyacılığı yapan 9 yaşındaki Yusuf Yılan askeri bir aracın çarpması sonucu hayatını kaybetti. Sorun aracın askeri ya da sivil olması değil, “çalışan”, çalışmak zorunda kalan çocukların ne kadar güvensiz bir ortamda olduklarıdır.

Dün 12 Haziran Dünya çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü idi. Böyle bir günde DİFAK (Diyarbakır Amatör Fotoğrafçılar Derneği) kursiyerleri ile birlikte hazırladığı “çocuk işçiler” konulu fotoğraf sergisinin açılışını yaptı. Diyarbakır’da Sümerpark Amed Sanat Galerisinde Haziranın sonuna kadar gösterimde kalacak sergi, Diyarbakır’da çeşitli işkollarında çalışan çocukların fotoğraflarından oluşmaktadır.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

4/4lük Memur Zamcığı ve Yumurtanın Sarısı:


Bugün hakem heyeti memur zammı konusunda son kararı verdi. 4/4’lük bir zam önerdi içinde bulunduğumuz yıl için[1], önümüzdeki yıl içinde, kimse 4/4’lük olamaz diyerek herhalde ya da basketboldan ilham alarak belkide 3’lük gönderilim memurun potasına diye düşünerek 3+3 dediler.
Günün bir başka haberi sabah saatlerinde THY’de meydana gelen “deprem” ile ilgiliydi. Malum, yeni bir kanun tasarısı geliyor ve bu kanun tasarısına göre havacılık sektöründekilerin grev yapma hakları ellerinden alınıyor[2]. Sabahın ilk saatlerinden itibaren, haberin duyulması ile birlikte başta kabin memurları olmak üzere havacılık sektöründeki emekçiler iş yavaşlatma eylemine başladılar. THY’nın buna cevabı anayasal hakları olan bu eyleme katılan emekçileri “telefonla arayarak” iş akitlerinin sona erdiğini bildirmek olmuş[3]. İşe alırken telefonla mı aldın?
Başbakan ise diğer taraftan yine saydırmış herkese; bir yandan devletin bombalarıyla parçalanmış çoğu çocuk 34 insanın –ama Kürt- hayatını kaybettiği bir katliamın hesabını soranları kalleşlikle itham ediyor, diğer taraftan bu ülkenin dışında bir yerde, Suriye’deki bir katliamın hesabını sormaya çalışıyor “Müslüman” kimliğine dayanarak. Anlaşılan herkes kendince Müslüman, kendine Müslüman. Bir tek Kürtler istisna bu konuda. Onlara kendileri hariç herkese Müslüman!!!
Neyse konumuz şimdilik bu değil. Mevzu hükümet tarafından verilen zamcık (Levent Kırca’nın kulakları çınlasın!) ve birçok iş kolunda yetkili “sendika” olan Memur –sen’in tavrı… ve aslında “suç sende değil, sana üye olanda” dedirten emekçilerin tavrı…
Memur-sen’in web sitesine göre o kadar “kazanım”ları var ki, grevmiş, toplu sözleşmeymiş,, hem onlar da neymiş! Bak ne güzel toplaşıyoruz orada, toplu toplu görüşüyoruz, grev diyerek, toplu sözleşme diyerek caaanımm hökümetimizin o güzel canını niye sıkalım ki, değil mi ama!!.. Hem bu aralar zaten Başkanlık çalışmalarından işi başından aşkın, Roboski katliamının sürekli gündemde olmasından canı baaayaa bir sıkkın caaanımm Başbakanımızın o tatlı canını bir de biz, devletimin memurunun yetkili sendikası olan “memur”um-sen olarak neden sıkalım. Allah aşkına haksız mıyız biz!!. Hem arada bir zaten KESK denen bir başka konfederasyon var, onlar nasıl olsa buna muhalefet ederler, eylem yaparlar bir yerlerde, iş bırakırlar falan. Bizde katılıyormuş gibi yaparız, arkasından da “bakınız zam vermeseniz alanlara ineriz” deriz şakacıktan… sonra nasıl olsa büyüklerimiz bizi düşünür, bir zamcık daha yaparlar, güzel güzel anlaşırız. Hem nalına hem mıhına vurmuş oluruz, daha olmadı “hey üyeler size ev dağıtıyorum” muş gibi yaparız, bak nasıl toplaşırlar canım memurlar. Yaa, ne demiş büyüklerimiz; ‘benim memurum işini bilir’.
İşte bu anlayış, dünya sendikacılık tarihinde “sarı sendika” olarak tanımlanan, devlet tarafından sendikal hareketi ve dolayısıyla sendikal hareket eliyle yürütülen emek mücadelesini zayıflatmak amacıyla kurulan, kurulmasına destek verilen sermaye-devlet yanlısı sendikal anlayışın ta kendisidir. Bu anlayış emekçileri temsil ettiği sürece, emekçiler bu anlayışın kendilerini temsil etmesine izin verdikleri sürece, bugün THY’de çalışan işçi-memur emekçilerin başına gelenler yarın tüm işçi-memurlarının başına gelecektir. Bugün yapılan sadece bir provadır…
Başlıktaki yumurtanın sarısı mı? Rivayete göre sarı sendika tabiri, Amerika’da patron-devlet-sermaye yanlısı sendikanın rengi sarı olan binasından geliyormuş. Şimdi Türkiye gibi azgelişmiş bir ülkenin çoğu “Allah devlete-millete zeval vermesin” anlayışında olan, geleneksel ilişkilerin ağır bastığı köy kültürüne sahip “emekçi”lerinin sendikalarının sarı renkli bir binaları yok. Onlar için önemli olan, köyden gelen “çift sarılı” köy yumurtasıdır… olmadı mı?

Diyarbekir
29.05.2012






23 Mayıs KESK iş bırakma Diyarbakır eyleminden bir kaç kare... Alanlara böyle inilir...bilmeyenlere duyurulur!!!