25 Mart 2013 Pazartesi

The ‘Historic’ Newroz In Amed (Diyarbakır)


Newroz (new day) is a fest of celebrating the coming of spring in the Middle East by the Indo-iranian or Aryan people. It is a traditional fest which is celebrated every year on the 21st of March. People wear their colorful clothes as if they wanted to show the color of the spring and go out to celebrate this day. So, everyone can see the harmony between the colorful clothes and coloured spring in the fest. 21st of March is also a start point of a new year and celebrated as a new year in Iran today. The story or legend is also common among both Kurdish and Iranian people. But the meaning of this fest has changed in years. While it was kept continuing celebrating as a new year fest in Iran, It got the `resurrection and freedom` meanings among the Kurds as they were/are the World’s biggest stateless nation.
Newroz was also a legend narrated in Kurdish folk literature until mid-80’s when the fighting between Kurdish guerillas and Turkish security forces began. It transformed from a legend to national fest in those years step by step depending on Kurdish struggle for their own rights.

FIRE for FREEDOM: NEWROZ
Kurdish mythology, Newroz is considered a day of freedom from the cruel king Dehaq. Dehaq was an Asyrian king who ruled the all region including the land of Medes who are believed to be Kurd’s ancestors. It remains legend until mid 80’s.
                                
After the military coup in Turkey, on the 12 September 1980, around 650.000 people were detained among them there were many Kurdish. In Diyarbakır prison the most horrible torture were applied. To protest this inhuman torturing, Mazlum Doğan, a member committe of PKK set his cell on fire on the 21st of March. And it became a starting point of transforming Newroz’s meaning. By then, Newroz was started to celebrate as a ‘resurrection and freedom day’  by Kurdish guerillas and its supporters in the cities.
In the beginning of 90’s, Newroz was already celebrated by a mass of people while the banning on this fest and inhibitions against celebrating this fest tightened by the state and its forces. In the Newroz’s celebrating in Nusaybin and Cizre over 100 people were killed in two days by security forces.
It was another point in the Newroz celebratings in the sense of transforming its meaning. And year by year the more people attended this celebrations altough the state banned every year and its forces attack more and more.
After detaining the leader of PKK Abdullah Öcalan in 1999, and his call for withdrawing of PKK’s guerilla from inside of Turkey to the Qandil Mountains, there was relaxation in Turkey and so more people involve in Newroz celebratings each year.
Depending on conditions both in the cities and the intensity of the clashes in the mountains, the manner of the state local authorities were changing. As it was seen in the 2012’s Newroz, because of the political situation, the order not to let the people celebrate the Newroz in Diyarbakır came from internal ministry.
And this year, 21st of March, about two million people were in the Newroz Area to celebrate both their ‘national’ fest and to hear the ‘new era of struggle’ which came from Abdullah Öcalan, who now is accepted by many of them as a Kurdish Leader.
It was said that Newroz 2013 would be ‘historic’. And it was, over two million people, raising flags of Kurdistan and PKK, no obstacle by Turkish authorities and security forces, and Mr. Abdullah Öcalan’s calls for the new era ‘the time of armed struggle is over, it is time for political struggle’.

21.03.2013
Amed/Diyarbekir

Preparations for Newroz:











And Newroz, 21st of March
                                     
 People start to come to theNewroz area early in the morning





There was already big crowd before the program started. 






 Someone preferred to celebrate by watching them on the balcony.





All the people were there, old, young, men and women and children.





































*All the pictures can be published only with the consent of Author/Photographer

4 Şubat 2013 Pazartesi

Türkiye’de Hafızalaştırma ve Demokratikleşme Atölyesi ve Birkaç Not:


2-3 Şubat tarihleri arasında Mardin Sabancı Kent Müzesinde, Hafıza Merkezi (Hak, Adalet, Hafıza Merkezi) ve World Policy Institute’ün birlikte düzenlediği ‘Türkiye’de Hafızalaştırma ve Demoktaikleşme’ atölyesi vardı.
Atölye kapsamında, Columbia Üniversitesi, İnsan Hakları Enstitüsü Direktörü Prof. Elazar Barkan “Hafızalaştırma ve Demokratikleşme” adıyla bir sunum yaptı. Ardından iki gün boyunca hafızalaştırma projelerinden örnekler sunuldu. İsrail’den Sivil Toplum Kuruluşu, Zochrot (Hatırlama)’un kurucusu Eitan Bronstein Aparicio Nakba ile ilgili hafızalaştırma çalışmalarını anlattı. Nakba, Filistinlilerin her yılın 15 Mayısında, 1948 yılından itibaren göç ettirilen, öldürülen, malları elinden alınan Filistinliler için düzenledikleri günün adı. Zochrot’un burada yaptığı ise, bu günün İsrail ve İsrailli Yahudiler tarafından tanınmasını sağlamaya çalışmak.
Bosna-Hersek’ten, Emir Hodzic, Proje Direktörlüğünü yaptığı IZVOR’un Sırp olmayan savaş mağdurları için yaptıkları hafızalaştırma çalışmalarını sundu.
Almanya’dan Anna Warda, Holocaust kurbanlarını anma adıyla gerçekleştirilen, Avrupa’daki çeşitli şehirlerin sokak ve caddelerine kurbanların adlarının yazılı olduğu taşları yerleştirme projesini –Stolpersteine- sundu.


Türkiye’den Hrant Dink Vakfı’nın Habab projesi,  Tarih Vakfı’nın Dersim ve sözlü tarih projeleri, 78’liler Vakfı’nın ‘Diyarbakır Cezaevinin müze olmasına yönelik çalışmalar’ sunumları yapıldı. Habab projesinin sunumu- ki aslında Fethiye Çetin''in  'Anneannem' kitabının hikayesini de barındıran ve bu hikayeden yola çıkılarak ortaya çıkmış bir proje- ile Fethiye Çetin, orada bulunanların en azından gözlerinin dolmasına sebep oldu ki, bu başkasının acısını 'anlama', 'paylaşma' noktasının önemini de ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan Diyarbakır Büyükşehşir Belediyesinin Mehmet Uzun Kent Kütüphanesi, Surp Giragos Ermeni Kilisesi restorasyonu, Cemevinin yapılması ve şimdi yapılmakta olan Kent Müzesi projesi ile ilgili kısa bilgiler verildi. Aynı zamanda Diyarbakır’ın diğer belediyelerinin yaptıkları ve birer ‘hafıza mekanı’ ya da ‘hatırlama mekanı’ olarak değerlendirilen çalışmaları, Cigerxwin Kültür Merkezi, çeşitli park ve eğitim evlerinin isimlendirilmesi gibi çalışmalardan örnekler verildi.

Bu sunum ve tartışmalardan da yola çıkarak hafızalaştırma üzerine bazı sonuçlar çıkarmak mümkün.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, hafızalaştırma denilen şey, hatırlama ile, unutmama ile ilgilidir. Diğer yandan hatırlatmakla ve unutturmamakla da ilgilidir. Ama daha çok da geçmişte yaşanan acıların hatırlanması ve unutulmaması ile ilgilidir.

Hafızalaştırma, birlikte yaşanan acıları hatırlamak, hatırlamaya çalışmaktır. Bu ‘hatırlatmalar’ üzerinden bir araya gelebilmeye çalışmak, birbirini bağışlamak belki, belki de bir ‘barışma’ zemini oluşturmak, oluşturmaya çalışmaktır.

Diğer taraftan hafızalaştırma yeni bir tarih yazımıdır, tarihin bu sefer kurbanlar gözünden yazılma çabasıdır ya da.Tarihin yeniden yazılması çabası içinde, her kurban kendi acısından ve açısından bakmaktadır geçmişe ve bu çok ‘normal’ bir şeydir de, çünkü herkesin acısı kendince en büyük, en önemli acıdır. Çünkü acıyı yaşamak ve onu hissetmek başka şeylerdir. Ve sanıldığının aksine, başkasının acısını ‘hissetmek’, onunla ‘empati’ kurmak çok zordur. Dolayısıyla, hafızalaştırma ‘proje’lerinde her kurban kendi acısının hafızasını canlı tutmak için uğraş vermektedir. Bu birlikte yaşayan ya da yaşamış gruplar arasında ‘tartışmalara’ ve ayrışmalara yol açabilmektedir. Bu tartışma ve ayrışmaların önüne geçebilmenin yollarından en önemlisinin ‘birlikte’ çalışmaktır.

Hafızalaştırma, tarihe yeni bir açıdan bakmak, yeni bir tarih çabası olduğundan politika ile doğrudan ilişkili bir politik eylemdir. Çünkü hafızalaştırma, sadece geçmişte yaşanılan acıların bir anmasının yapıldığı bir eylem değil, grup kimliğinin yeniden tanımlanmasının ‘sembol’lerini de üreten bir eylemdir. Ki bu semboller, ‘egemen’in kendisine yaşattığı acılardan ürettiği ve ‘egemen’e karşı direnme sürecinde kullandığı semboller durumuna gelmektedir.

Genel anlamıyla grup kimliğinin yeniden üretilmesine yönelik yeni ‘sembol’ler üretmesiyle ve birer ‘direniş’ noktası oluşturmasıyla hafızalaştırma süreci bir politik eylemdir ve tam da bu noktada uluslar arası politika ve medya ilişkileri ile de bağlantılı olan bir süreçtir. Bununla, kimin acısının, uluslar arası politika ve politikacılar tarafından nasıl, ne şekilde ele alınacağının, hangi durumlarda değerlendirilmeye alınacağının biraz da politik konjoktöre bağlı olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz. Bu konuda önemli bir örnek, Halepçe ve Anfal’dir.
Halepçe’de binlerce kişinin kimyasal silahlarla öldürülmesi ve yine Irak’ta Saddam dönemindeki Anfal harekatında 182 bin Kürdün katledilmesini Bosna’da yaşanılan ‘soykırım’dan[1] ayrı tutan nedir? Burada, Bosna’da yaşanılanın bir soykırım olmadığı değil aksine neden Halepçe veya Anfal’in soykırım kapsamında değerlendirilmediği sorusudur[2]. Bununla ilgili başka örnekler de verilebilir kuşkusuz, fakat bu örnek bile en azından ‘hafızalaştırma’ çalışmalarında ve tartışmalarında ulusal ve uluslar arası politikaların en azından tartışma konusu yapılması gerektiğini göstermektedir.

Bu durumun üstesinden gelebilmenin yolu da, özellikle aynı coğrafyadaki toplumların, toplulukların yaşadıkları ‘benzer’ acılardan yola çıkarak, bu acıları ‘ortak’laştırmadan, dahası yarıştırmadan, birisinin diğerine ‘üstün’lüğünü veya ‘büyük’lüğünü vurgulamadan, ‘birlikte’, yan yana bir hafıza ve hafızalaştırma çabası içine girmelerinden ve diğer coğrafyadaki hafızalaştırma çabaları ile iletişim içinde olmalarından geçmektedir.
Başkasının acısını hissetmek zordur ve bunun beklenilmesi de doğru değildir. Aynı şekilde ‘empati’ kurmak da acıyı yaşayan insanlarla uzun bir süre birlikte yaşamadan mümkün değildir. Buna karşılık, en azından yaşanılan acıyı ‘anlama’nın bir nebze daha mümkün olduğunu ve bu ‘anlama’ üzerinden gidilerek ‘ortak’ bir platform kurulabileceği söylemek gerekir.

Diyarbakır
4.2.2013




[1] Burada, Soykırım kelimesinin tırnak içinde kullanılması ile amaçlanan, Bosna’da yaşanılanların soykırım olmadığını vurgulamak değil, Halepçe ve Anfal’in neden soykırım olarak değerlendirilmediğine dikkat çekmektir.
[2] Buna ilişkin bir haber için: http://www.rudaw.net/english/kurds/5697.html

6 Ocak 2013 Pazar

Barış İçin Cesaret ve İrade Gereklidir...

Son birkaç günkü haberlere bakıldığında Türkiye’de Kürt ‘sorunu’nun neredeyse çözüldüğü gibi bir algı ortaya çıkmaktadır. Önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın sonra Sayın Ahmet Türk ve Ayla Akad’ın İmralı adasında tecrit koşullarında bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmeleri ve bu görüşmelerin basına yansıma şekilleri bu algıyı ortaya çıkarmaktadır.
Abdullah Öcalan’ın hem PKK hem de Türkiye Kürtleri üzerindeki etkisi herkes tarafından kabul edilen bir gerçeklik durumundadır. Nitekim gerek PKK kanadından gerekse diğer Kürt siyasi parti ve kurumlarından yapılan hemen her açıklamada müzakere için gösterilen yer İmralı’dır. ‘İmralı’ veya ‘ada’ bu yönüyle Türkiye Kürtleri açısından çoktandır bir ‘ulusal’ sembol olmuş durumda. Bu sembol olma durumu, ‘ada’dakinin Kürtlerin ve gerillanın aleyhine olabilecek herhangi bir durum ve müzakere içine girmeyeceğine dair bir güveni de içinde barındırmaktadır. Dolayısıyla legal ve illegal alandaki Kürtler için ‘ada’dan gelen mesajlar büyük önem arz etmektedir ve ‘görüşme’nin gerçekleşmesinin bile kendi başına önemli bir durum olduğu da kabul edilmektedir.
Bu noktada şunu belirtmekte büyük yarar bulunmaktadır. Gerek MİT müsteşarının gerekse Kürt siyasetçilerinin ‘ada’ ile görüşmeleri Kürt sorununun çözüldüğü anlamına gelmemektedir. Adada nelerin görüşüldüğü, ne tür müzakerelerin gerçekleştiği ve hangi konularda mutabık kalındığı noktaları açıklanmak durumundadır. Bunlardan da öte eğer gerçekten bir çözüm isteniyorsa özellikle hükümet kanadının kullandığı dile çok dikkat etmesi gerektiği çok açıktır. Bu dil, hem hükümetin çözüme yönelik ‘bakış’ını, ‘cesaret’ini ve ‘irade’sini gösterecektir. Görüşmelerin kamuoyuna yansımasından sonra yapılan açıklamalar, bugünden Kürtleri tatmin edecek, çözüme doğru yol alındığına ikna edecek içerikten yoksundur, tersine hükümetin eski ‘siyaset’ini devam ettirdiğini gösteren birçok emare bulunmaktadır.
Bu açıklamalar içinde ön plana çıkan argümanlar hükümetin henüz çözüm konusunda ne bir cesaret ve iradeye sahip olduğunu ne de bu ‘sorun’a bakışında bir değişimin olduğunu gösterir argümanlardır. Sürekli kullanılan bu argümanlar ‘enstrüman’, ‘silahsızlandırma’ ve ‘sınır dışına çekilme’ argümanlarıdır.
Lafı hiç dolandırmadan bu argümanlarla görüşmelere yaklaşmanın çözümden çok çözümsüzlüğe yardım edeceğini belirtmek gerekir. 1993 yılından beri aralıklarla PKK ve onun lideri Abdullah Öcalan ile birçok görüşme gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmelerin hemen hepsi de Kürtlerin ‘hak’larını vermekten ziyade örgütün tasfiyesini, bölünmesini amaçlayan ya da hiçbir şey yapılmasa bile sorunu zamana yaymayı amaçlayan görüşmeler olmuştur ve doğal olarak da ‘sorun’un çözümü noktasında bu görüşmelerden hiçbir sonuç elde edilememiştir. Son 10 yıllık AKP iktidarında da gerçekleştirilen görüşmelerin aynı mantık ile ve AKP’nin kendi iktidarını güçlendirmek amacıyla yapıldığı bugün daha net ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bugün yapılan görüşmelerin aynı mantık ve zihniyetle yapılmadığının, bir seçim öncesi daha AKP’ye, özellikle Roboskî katliamından sonra, Kürt bölgesinde kaybetmiş olduğu oyları tekrar elde etme amacı taşımadığının garantisi nedir? Eğer böyle değilse, Ahmet Türk ve Ayla Akad’ın ‘ada’ ile görüşmesini bir lütuf olarak ifade etmenin, bir yandan görüşmeler yapılırken aynı anda yine KCK adı altında gözaltı furyasının devam ettirilmesinin anlamı nedir? Bunlar, bir yandan vaatlerle Kürtleri kandırıp diğer taraftan onları ‘yoketme’yi ifade eden asırlık devlet zihniyetinin dışavurumları değilde, nedir? Bu nedenle, her şeyden önce Hükümetin yaklaşık bir asırlık ‘zihniyet’i terk ettiğini, ‘sorun’un çözümüne yönelik samimi olduğunu; bunun için ihtiyaç duyulan ‘cesaret’ ve ‘irade’ye sahip olduğunu göstermesi gerekmektedir. Bugün basında yer alan ‘biz hükümet olarak değil devlet olarak görüşüyoruz’ meailindeki açıklamaların bir öncekilerden ne farkı vardır? Bu açıklamalarda herhangi bir ‘samimiyet’, ‘cesaret’ ve ‘irade’ görülebiliyor mu?
Tüm bu olumsuz gözüken yorumlamaya karşılık, şunu belirtmek gerekir ki, görüşmelerin tekrar başlamış olması Kürtler arasında az da olsa bir umudun doğmasına yol açmıştır. Bu umudun bir daha ortaya çık(a)mayacak şekilde yok olmaması için herkesin, özellikle de Hükümetin çok dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü ancak çözüm noktasında samimi, ‘cesaret’ ve ‘irade’ sahibi bir hükümet bu ‘sorun’un diyalog ile çözümünü sağlayabilir. 

06.01.2013
Diyarbekir


16 Aralık 2012 Pazar

Dengê Bav û Bêdengîya Dê


2 ê Cotmehê filmek ket vîzyonê. Ne hat xuya kirin di nav wê tevlîhevîyê, wa êş û qîrîn û bombê gazê de...

Film bi tênêtîyekê destpê dike. Dar bi tenê, çîya bi tenê, dê bi tenê, bav bi tenê û kur bi tenê… Çîroka me jî ji xwe her tênêtîye, çîroka Kurda... Tênêtîya ziman…
Trajedîye film, trajedîya Kurda, Kurdên Elewî, trajedîye zimanê Kurdî…

Lê, ne tenê tenêtî heye di film de, tirs jî heye… lê berxwedan jî heye, hêvî jî heye, di şexsê dayîkê de…
Ji bîrkirin jî heye, ji bîrkirina buyerên ku hatinê serê me… lê, lêgerîn jî heye, şopandina ber bi paşî de heye, bi bîranîna hovîtîyê ku anîne serê Kurda jî…

Di demê ku ne telefon hebun, ne jî kesên ku zanibin xwendin û nivîsandinê, mirovên ku ji hevdu dur bi qeyd kirina dengê xwe di banda de ji hevdu agahî digirtin… Piştî ku min li film temaşe kir, min go qey tenê li herema Mereşê ev tişt hebun… Lê wê rojê ez li rasta yekî din hatim, ku di 80 î de derketîye derveyî welat. Wî jî digot ku wexta ku li derveyî welat bu, ew bi malbata xwe re, bi dê û bav û bira û xwehê xwe re bi banda ‘diaxîvî’… Lê mixabin wî ew band tevde wunda kiribun…

Çîroka ‘Dengê Bavê Min’ jî li ser vê yekê ye… Memed, wexta ku mala xwe bar dike, rastî banda dibê. Dibîne ku di va banda de dengê bavê wî, ê dîya wî, ê birayê wî ku li dur heye… Dixwazê wanê din jî bi dest bixe… Diçê Mereşê cem dîya xwe… Di vê lêgerînêde rastî zaroktîya xwe dibe… Û di wê zaroktîyê de, rastî gelek tiştên dî dibe... Qetlîama Mereşê, zilm û zora li ser Kurda, Kurdên Elewî, û ziman…

Bandek e deng mirov dibe hetani bi ku! Lê mixabin ev band îro tunene, me wunda kirin, û ne tenê band, gelek tiştên dîn… Me çîrokê xwe wunda kirin, me êşên ku anîne serê me ji bîr kirin, û niha jî em dikin ku zimanê xwe wunda bikin, ji bîrbikin…

Ev film ji vî alî ve jî dibê werê temaşe kirin… Ji ber ku ‘Dengê Bavê Min’, ji alîyekî ve me tevde ber bi zaroktîya me dibe, û ji alîyê din ve jî me tevde hîşyar dike… Em divê li paşîya xwe, li zimanê xwe xwedî derkevin…Li çîrokên xwe, li êşên xwe xwedî derkevin…Em wa bi tenê nehêlin… Em nebin ‘Lalejîn’*, nebin ‘Pasarî’**! Em hêvî û berxedana dayîkê xwe bi tenê nehêlin…Ji ber ku 'tu carî  hêvîya dayîkan wunda nabe'!!*** 

16.12.2012
Amed

*Lalejîn (Ji film, ji devê Base); lalejîn, wexta ku dayîk zarokên xwe di derguşê de dihêlin û zarok digirîn, dibên lalejîn; Wexta ku zarok dimirin û pîr li ser wa digirîn, dibên lalejîn; û Ê mîna tek u diçin û dayîkên wan li ser wan digirîn, ji wêna re dibên lalejîn.

** Pasarî; însanê ku newê nav însana, ji însan birevê, ji wa re dibên pasarî; gîyayek heye li ber berf û baranê dibe gîyakî rindik, lê piçekî tehle, jê re dibên pasarî; û însanê ku ji dayîkê xwe revîyayî, ji wan re dibêjin pasarî…

***Berî bi çend roja, rojnama Bas a ku li Herema Kurdistan çap dibe, hevpeyvînek bi yek ji derhênerê film Zeynel Doğan re kir... Ev gotin ji wê hevpeyvîne hatîye girtin... ji bo hevpeyvînê; 
http://kur.bas-news.net/ArticleDetail.aspx?articleid=3214