4 Şubat 2013 Pazartesi

Türkiye’de Hafızalaştırma ve Demokratikleşme Atölyesi ve Birkaç Not:


2-3 Şubat tarihleri arasında Mardin Sabancı Kent Müzesinde, Hafıza Merkezi (Hak, Adalet, Hafıza Merkezi) ve World Policy Institute’ün birlikte düzenlediği ‘Türkiye’de Hafızalaştırma ve Demoktaikleşme’ atölyesi vardı.
Atölye kapsamında, Columbia Üniversitesi, İnsan Hakları Enstitüsü Direktörü Prof. Elazar Barkan “Hafızalaştırma ve Demokratikleşme” adıyla bir sunum yaptı. Ardından iki gün boyunca hafızalaştırma projelerinden örnekler sunuldu. İsrail’den Sivil Toplum Kuruluşu, Zochrot (Hatırlama)’un kurucusu Eitan Bronstein Aparicio Nakba ile ilgili hafızalaştırma çalışmalarını anlattı. Nakba, Filistinlilerin her yılın 15 Mayısında, 1948 yılından itibaren göç ettirilen, öldürülen, malları elinden alınan Filistinliler için düzenledikleri günün adı. Zochrot’un burada yaptığı ise, bu günün İsrail ve İsrailli Yahudiler tarafından tanınmasını sağlamaya çalışmak.
Bosna-Hersek’ten, Emir Hodzic, Proje Direktörlüğünü yaptığı IZVOR’un Sırp olmayan savaş mağdurları için yaptıkları hafızalaştırma çalışmalarını sundu.
Almanya’dan Anna Warda, Holocaust kurbanlarını anma adıyla gerçekleştirilen, Avrupa’daki çeşitli şehirlerin sokak ve caddelerine kurbanların adlarının yazılı olduğu taşları yerleştirme projesini –Stolpersteine- sundu.


Türkiye’den Hrant Dink Vakfı’nın Habab projesi,  Tarih Vakfı’nın Dersim ve sözlü tarih projeleri, 78’liler Vakfı’nın ‘Diyarbakır Cezaevinin müze olmasına yönelik çalışmalar’ sunumları yapıldı. Habab projesinin sunumu- ki aslında Fethiye Çetin''in  'Anneannem' kitabının hikayesini de barındıran ve bu hikayeden yola çıkılarak ortaya çıkmış bir proje- ile Fethiye Çetin, orada bulunanların en azından gözlerinin dolmasına sebep oldu ki, bu başkasının acısını 'anlama', 'paylaşma' noktasının önemini de ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan Diyarbakır Büyükşehşir Belediyesinin Mehmet Uzun Kent Kütüphanesi, Surp Giragos Ermeni Kilisesi restorasyonu, Cemevinin yapılması ve şimdi yapılmakta olan Kent Müzesi projesi ile ilgili kısa bilgiler verildi. Aynı zamanda Diyarbakır’ın diğer belediyelerinin yaptıkları ve birer ‘hafıza mekanı’ ya da ‘hatırlama mekanı’ olarak değerlendirilen çalışmaları, Cigerxwin Kültür Merkezi, çeşitli park ve eğitim evlerinin isimlendirilmesi gibi çalışmalardan örnekler verildi.

Bu sunum ve tartışmalardan da yola çıkarak hafızalaştırma üzerine bazı sonuçlar çıkarmak mümkün.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, hafızalaştırma denilen şey, hatırlama ile, unutmama ile ilgilidir. Diğer yandan hatırlatmakla ve unutturmamakla da ilgilidir. Ama daha çok da geçmişte yaşanan acıların hatırlanması ve unutulmaması ile ilgilidir.

Hafızalaştırma, birlikte yaşanan acıları hatırlamak, hatırlamaya çalışmaktır. Bu ‘hatırlatmalar’ üzerinden bir araya gelebilmeye çalışmak, birbirini bağışlamak belki, belki de bir ‘barışma’ zemini oluşturmak, oluşturmaya çalışmaktır.

Diğer taraftan hafızalaştırma yeni bir tarih yazımıdır, tarihin bu sefer kurbanlar gözünden yazılma çabasıdır ya da.Tarihin yeniden yazılması çabası içinde, her kurban kendi acısından ve açısından bakmaktadır geçmişe ve bu çok ‘normal’ bir şeydir de, çünkü herkesin acısı kendince en büyük, en önemli acıdır. Çünkü acıyı yaşamak ve onu hissetmek başka şeylerdir. Ve sanıldığının aksine, başkasının acısını ‘hissetmek’, onunla ‘empati’ kurmak çok zordur. Dolayısıyla, hafızalaştırma ‘proje’lerinde her kurban kendi acısının hafızasını canlı tutmak için uğraş vermektedir. Bu birlikte yaşayan ya da yaşamış gruplar arasında ‘tartışmalara’ ve ayrışmalara yol açabilmektedir. Bu tartışma ve ayrışmaların önüne geçebilmenin yollarından en önemlisinin ‘birlikte’ çalışmaktır.

Hafızalaştırma, tarihe yeni bir açıdan bakmak, yeni bir tarih çabası olduğundan politika ile doğrudan ilişkili bir politik eylemdir. Çünkü hafızalaştırma, sadece geçmişte yaşanılan acıların bir anmasının yapıldığı bir eylem değil, grup kimliğinin yeniden tanımlanmasının ‘sembol’lerini de üreten bir eylemdir. Ki bu semboller, ‘egemen’in kendisine yaşattığı acılardan ürettiği ve ‘egemen’e karşı direnme sürecinde kullandığı semboller durumuna gelmektedir.

Genel anlamıyla grup kimliğinin yeniden üretilmesine yönelik yeni ‘sembol’ler üretmesiyle ve birer ‘direniş’ noktası oluşturmasıyla hafızalaştırma süreci bir politik eylemdir ve tam da bu noktada uluslar arası politika ve medya ilişkileri ile de bağlantılı olan bir süreçtir. Bununla, kimin acısının, uluslar arası politika ve politikacılar tarafından nasıl, ne şekilde ele alınacağının, hangi durumlarda değerlendirilmeye alınacağının biraz da politik konjoktöre bağlı olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz. Bu konuda önemli bir örnek, Halepçe ve Anfal’dir.
Halepçe’de binlerce kişinin kimyasal silahlarla öldürülmesi ve yine Irak’ta Saddam dönemindeki Anfal harekatında 182 bin Kürdün katledilmesini Bosna’da yaşanılan ‘soykırım’dan[1] ayrı tutan nedir? Burada, Bosna’da yaşanılanın bir soykırım olmadığı değil aksine neden Halepçe veya Anfal’in soykırım kapsamında değerlendirilmediği sorusudur[2]. Bununla ilgili başka örnekler de verilebilir kuşkusuz, fakat bu örnek bile en azından ‘hafızalaştırma’ çalışmalarında ve tartışmalarında ulusal ve uluslar arası politikaların en azından tartışma konusu yapılması gerektiğini göstermektedir.

Bu durumun üstesinden gelebilmenin yolu da, özellikle aynı coğrafyadaki toplumların, toplulukların yaşadıkları ‘benzer’ acılardan yola çıkarak, bu acıları ‘ortak’laştırmadan, dahası yarıştırmadan, birisinin diğerine ‘üstün’lüğünü veya ‘büyük’lüğünü vurgulamadan, ‘birlikte’, yan yana bir hafıza ve hafızalaştırma çabası içine girmelerinden ve diğer coğrafyadaki hafızalaştırma çabaları ile iletişim içinde olmalarından geçmektedir.
Başkasının acısını hissetmek zordur ve bunun beklenilmesi de doğru değildir. Aynı şekilde ‘empati’ kurmak da acıyı yaşayan insanlarla uzun bir süre birlikte yaşamadan mümkün değildir. Buna karşılık, en azından yaşanılan acıyı ‘anlama’nın bir nebze daha mümkün olduğunu ve bu ‘anlama’ üzerinden gidilerek ‘ortak’ bir platform kurulabileceği söylemek gerekir.

Diyarbakır
4.2.2013




[1] Burada, Soykırım kelimesinin tırnak içinde kullanılması ile amaçlanan, Bosna’da yaşanılanların soykırım olmadığını vurgulamak değil, Halepçe ve Anfal’in neden soykırım olarak değerlendirilmediğine dikkat çekmektir.
[2] Buna ilişkin bir haber için: http://www.rudaw.net/english/kurds/5697.html

6 Ocak 2013 Pazar

Barış İçin Cesaret ve İrade Gereklidir...

Son birkaç günkü haberlere bakıldığında Türkiye’de Kürt ‘sorunu’nun neredeyse çözüldüğü gibi bir algı ortaya çıkmaktadır. Önce MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın sonra Sayın Ahmet Türk ve Ayla Akad’ın İmralı adasında tecrit koşullarında bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmeleri ve bu görüşmelerin basına yansıma şekilleri bu algıyı ortaya çıkarmaktadır.
Abdullah Öcalan’ın hem PKK hem de Türkiye Kürtleri üzerindeki etkisi herkes tarafından kabul edilen bir gerçeklik durumundadır. Nitekim gerek PKK kanadından gerekse diğer Kürt siyasi parti ve kurumlarından yapılan hemen her açıklamada müzakere için gösterilen yer İmralı’dır. ‘İmralı’ veya ‘ada’ bu yönüyle Türkiye Kürtleri açısından çoktandır bir ‘ulusal’ sembol olmuş durumda. Bu sembol olma durumu, ‘ada’dakinin Kürtlerin ve gerillanın aleyhine olabilecek herhangi bir durum ve müzakere içine girmeyeceğine dair bir güveni de içinde barındırmaktadır. Dolayısıyla legal ve illegal alandaki Kürtler için ‘ada’dan gelen mesajlar büyük önem arz etmektedir ve ‘görüşme’nin gerçekleşmesinin bile kendi başına önemli bir durum olduğu da kabul edilmektedir.
Bu noktada şunu belirtmekte büyük yarar bulunmaktadır. Gerek MİT müsteşarının gerekse Kürt siyasetçilerinin ‘ada’ ile görüşmeleri Kürt sorununun çözüldüğü anlamına gelmemektedir. Adada nelerin görüşüldüğü, ne tür müzakerelerin gerçekleştiği ve hangi konularda mutabık kalındığı noktaları açıklanmak durumundadır. Bunlardan da öte eğer gerçekten bir çözüm isteniyorsa özellikle hükümet kanadının kullandığı dile çok dikkat etmesi gerektiği çok açıktır. Bu dil, hem hükümetin çözüme yönelik ‘bakış’ını, ‘cesaret’ini ve ‘irade’sini gösterecektir. Görüşmelerin kamuoyuna yansımasından sonra yapılan açıklamalar, bugünden Kürtleri tatmin edecek, çözüme doğru yol alındığına ikna edecek içerikten yoksundur, tersine hükümetin eski ‘siyaset’ini devam ettirdiğini gösteren birçok emare bulunmaktadır.
Bu açıklamalar içinde ön plana çıkan argümanlar hükümetin henüz çözüm konusunda ne bir cesaret ve iradeye sahip olduğunu ne de bu ‘sorun’a bakışında bir değişimin olduğunu gösterir argümanlardır. Sürekli kullanılan bu argümanlar ‘enstrüman’, ‘silahsızlandırma’ ve ‘sınır dışına çekilme’ argümanlarıdır.
Lafı hiç dolandırmadan bu argümanlarla görüşmelere yaklaşmanın çözümden çok çözümsüzlüğe yardım edeceğini belirtmek gerekir. 1993 yılından beri aralıklarla PKK ve onun lideri Abdullah Öcalan ile birçok görüşme gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmelerin hemen hepsi de Kürtlerin ‘hak’larını vermekten ziyade örgütün tasfiyesini, bölünmesini amaçlayan ya da hiçbir şey yapılmasa bile sorunu zamana yaymayı amaçlayan görüşmeler olmuştur ve doğal olarak da ‘sorun’un çözümü noktasında bu görüşmelerden hiçbir sonuç elde edilememiştir. Son 10 yıllık AKP iktidarında da gerçekleştirilen görüşmelerin aynı mantık ile ve AKP’nin kendi iktidarını güçlendirmek amacıyla yapıldığı bugün daha net ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bugün yapılan görüşmelerin aynı mantık ve zihniyetle yapılmadığının, bir seçim öncesi daha AKP’ye, özellikle Roboskî katliamından sonra, Kürt bölgesinde kaybetmiş olduğu oyları tekrar elde etme amacı taşımadığının garantisi nedir? Eğer böyle değilse, Ahmet Türk ve Ayla Akad’ın ‘ada’ ile görüşmesini bir lütuf olarak ifade etmenin, bir yandan görüşmeler yapılırken aynı anda yine KCK adı altında gözaltı furyasının devam ettirilmesinin anlamı nedir? Bunlar, bir yandan vaatlerle Kürtleri kandırıp diğer taraftan onları ‘yoketme’yi ifade eden asırlık devlet zihniyetinin dışavurumları değilde, nedir? Bu nedenle, her şeyden önce Hükümetin yaklaşık bir asırlık ‘zihniyet’i terk ettiğini, ‘sorun’un çözümüne yönelik samimi olduğunu; bunun için ihtiyaç duyulan ‘cesaret’ ve ‘irade’ye sahip olduğunu göstermesi gerekmektedir. Bugün basında yer alan ‘biz hükümet olarak değil devlet olarak görüşüyoruz’ meailindeki açıklamaların bir öncekilerden ne farkı vardır? Bu açıklamalarda herhangi bir ‘samimiyet’, ‘cesaret’ ve ‘irade’ görülebiliyor mu?
Tüm bu olumsuz gözüken yorumlamaya karşılık, şunu belirtmek gerekir ki, görüşmelerin tekrar başlamış olması Kürtler arasında az da olsa bir umudun doğmasına yol açmıştır. Bu umudun bir daha ortaya çık(a)mayacak şekilde yok olmaması için herkesin, özellikle de Hükümetin çok dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü ancak çözüm noktasında samimi, ‘cesaret’ ve ‘irade’ sahibi bir hükümet bu ‘sorun’un diyalog ile çözümünü sağlayabilir. 

06.01.2013
Diyarbekir


16 Aralık 2012 Pazar

Dengê Bav û Bêdengîya Dê


2 ê Cotmehê filmek ket vîzyonê. Ne hat xuya kirin di nav wê tevlîhevîyê, wa êş û qîrîn û bombê gazê de...

Film bi tênêtîyekê destpê dike. Dar bi tenê, çîya bi tenê, dê bi tenê, bav bi tenê û kur bi tenê… Çîroka me jî ji xwe her tênêtîye, çîroka Kurda... Tênêtîya ziman…
Trajedîye film, trajedîya Kurda, Kurdên Elewî, trajedîye zimanê Kurdî…

Lê, ne tenê tenêtî heye di film de, tirs jî heye… lê berxwedan jî heye, hêvî jî heye, di şexsê dayîkê de…
Ji bîrkirin jî heye, ji bîrkirina buyerên ku hatinê serê me… lê, lêgerîn jî heye, şopandina ber bi paşî de heye, bi bîranîna hovîtîyê ku anîne serê Kurda jî…

Di demê ku ne telefon hebun, ne jî kesên ku zanibin xwendin û nivîsandinê, mirovên ku ji hevdu dur bi qeyd kirina dengê xwe di banda de ji hevdu agahî digirtin… Piştî ku min li film temaşe kir, min go qey tenê li herema Mereşê ev tişt hebun… Lê wê rojê ez li rasta yekî din hatim, ku di 80 î de derketîye derveyî welat. Wî jî digot ku wexta ku li derveyî welat bu, ew bi malbata xwe re, bi dê û bav û bira û xwehê xwe re bi banda ‘diaxîvî’… Lê mixabin wî ew band tevde wunda kiribun…

Çîroka ‘Dengê Bavê Min’ jî li ser vê yekê ye… Memed, wexta ku mala xwe bar dike, rastî banda dibê. Dibîne ku di va banda de dengê bavê wî, ê dîya wî, ê birayê wî ku li dur heye… Dixwazê wanê din jî bi dest bixe… Diçê Mereşê cem dîya xwe… Di vê lêgerînêde rastî zaroktîya xwe dibe… Û di wê zaroktîyê de, rastî gelek tiştên dî dibe... Qetlîama Mereşê, zilm û zora li ser Kurda, Kurdên Elewî, û ziman…

Bandek e deng mirov dibe hetani bi ku! Lê mixabin ev band îro tunene, me wunda kirin, û ne tenê band, gelek tiştên dîn… Me çîrokê xwe wunda kirin, me êşên ku anîne serê me ji bîr kirin, û niha jî em dikin ku zimanê xwe wunda bikin, ji bîrbikin…

Ev film ji vî alî ve jî dibê werê temaşe kirin… Ji ber ku ‘Dengê Bavê Min’, ji alîyekî ve me tevde ber bi zaroktîya me dibe, û ji alîyê din ve jî me tevde hîşyar dike… Em divê li paşîya xwe, li zimanê xwe xwedî derkevin…Li çîrokên xwe, li êşên xwe xwedî derkevin…Em wa bi tenê nehêlin… Em nebin ‘Lalejîn’*, nebin ‘Pasarî’**! Em hêvî û berxedana dayîkê xwe bi tenê nehêlin…Ji ber ku 'tu carî  hêvîya dayîkan wunda nabe'!!*** 

16.12.2012
Amed

*Lalejîn (Ji film, ji devê Base); lalejîn, wexta ku dayîk zarokên xwe di derguşê de dihêlin û zarok digirîn, dibên lalejîn; Wexta ku zarok dimirin û pîr li ser wa digirîn, dibên lalejîn; û Ê mîna tek u diçin û dayîkên wan li ser wan digirîn, ji wêna re dibên lalejîn.

** Pasarî; însanê ku newê nav însana, ji însan birevê, ji wa re dibên pasarî; gîyayek heye li ber berf û baranê dibe gîyakî rindik, lê piçekî tehle, jê re dibên pasarî; û însanê ku ji dayîkê xwe revîyayî, ji wan re dibêjin pasarî…

***Berî bi çend roja, rojnama Bas a ku li Herema Kurdistan çap dibe, hevpeyvînek bi yek ji derhênerê film Zeynel Doğan re kir... Ev gotin ji wê hevpeyvîne hatîye girtin... ji bo hevpeyvînê; 
http://kur.bas-news.net/ArticleDetail.aspx?articleid=3214


11 Kasım 2012 Pazar

sahne dışı: ben gördüm / min dît - bianet

sahne dışı: ben gördüm / min dît - bianet: Sahne Dışı Sokak Tiyatrosu Diyor ki Açlık grevlerinin amacı ve talepleri her ne olursa olsun, bunu karşılamak gibi bir niyetleri olmas...

5 Kasım 2012 Pazartesi

3 Kasım 2012

Bu coğrafya her gün yeni bir vahşet ile karşılaşıyor... kanun adına yeni bir kanunsuzluk, adalet adına adaletsizlikle...
BDP, mecliste grubu bulunan bir siyasi parti,  Diyarbakır Batıkent meydanında süren açlık grevleri ile ilgili bir miting düzenlemek istiyor. Devletin buna cevabı ise gaz, cop ve tazyikli su oluyor... vekilinden seçmenine hakaret de cabası...
Ellerinde coplarla polisler miting yapmak isteyen halka doğru ilerliyorlar, "yaptığınız kanuna aykırıdır, dağılın, yoksa müdahale edilecektir1 diye... copları sallaya sallaya yürüyorlar, yaşlı kadınlar, erkekler ve gençlerin olduğu kaldırıma doğru... alanda girmek bir yana kaldırımda durmak, beklemek bile suç olmuş, ileri demokratik devrim yaşayan Türkiye Cumhuriyeti'nde...
Kaldırımda bekleyenlerin ise ciğeri yanıyor, her birisinin bir yakını var o cezaevlerinde, ya da kendileri bir zamanlar o yollardan geçmiş, koşulların ne olduğunun çok iyi farkındalar...
Belli ki o cezaevlerinde yaşayan çocuklarının, kardeşlerinin, arkadaşlarının göz göre göre ölümüne razı değiller, olmayacaklar...
Polisler geliyor ellerinde coplarını sallayarak, "dağılın" diyorlar... dağılıyorlar.. Kahveci çırağına "dışarı kursileri çıkar oxlim" diyor... dışarı kursiler (sandalye diyelim biz türkçesine) çıkıyor.... kaldırımdan inenler oraya oturuyor... Polis etrafta dolaşıyor, kahvedekilere bakıyor, bakıyor... herhalde onlarda anlıyor kahvede oturan insanlara "dağılın" demenin ne kadar abes olduğunu...
Kahvede oturan yaşlıca bir teyze yanında oturan tanımadığı iki gence " çay bixwazin ji xwe re (çay isteyin)" diyor... gençler çay istiyor...
Sonra teyze elinde bozuk para gençlere uzatıyor "perê çaya xwe ji vir bidin (buradan ödeyin çay paranızı)", gençler teşekkür ediyor....kalkıp gidiyorlar.. Bu yaşta kendisinden daha çok yanındakileri düşünen bir yaşlı Kürt kadını hem mahçup ediyor onları, hem de gurur veriyor onlara...
Bu topraklar nice zulüm gördü, nice acılar yaşadı...nice gözyaşları akıttı analar... ama yenilmedi, dinmedi öfkesi bu toprakların zulme karşı...ve görünen o ki dinmeyecek bu topraklarda barış rüzgarı esinceye kadar...
Yaşlı anaların, teyzelerin kendilerinden çok yanındaki gençleri düşünmelerinden belli...

04.10.21012
Amed

1 Kasım 2012 Perşembe

Şêrgeleyek Derbasbu Bi Nav Arjen Ji vê Dînê!


“ew helbestek bu, helbesteke ku hê ne qedîyayî”[1]

Îro li Amedê sterikek din ji ezmana rijî, teyrek ber bi rojê firî…

Îro şêrgeleyek din buhurî ji vê dinê…

Şêrgeleyek bi nav Arjen Arî,

Îro derbas bu ji Amedê, xatir xwest ji hemu heval û dostan…

Di dilê wî de evîna Kurd û Kurdistan,

Hevîyên rojên Azad…

Ber bi ramusanê ku veşartibun li gelîyekî Kurdistan,

çu…

Ewqas bi zimanê ve,  ewqas bi axa xwe,  ewqas bi gelê xwe ve giredayî bu ku wexta  je re gotibu “Hevîya min ji xwedayê roj û şevan ewe ku li te bê rahme”, wi vegerandibu “Hevîya min ji xwedayê roj û şevan ewe ku li gele me werê rahme[2]

Navê “mirin”ê nexweşe… Tehlbunekê dixe devê mirov…

Ketina bin erdê, hê ku dil tijî bi hêvî, sardikê mirov… sarbuna binê axê dicemîdîne…

Her mirin hinekî zuye. Nemaze ji bo Kurdekî ku welatê wî di bin lingê bi qirêjde hatîye lewitandin…

Lê mirin dur-nezîk li pêşîya her mirovekîye, jê wêdetir her candarî… Çiqas tehl be jî, tuj be jî… çiqas nexweş jî be navê vê!

Lê mirin a li ser axa xwe bi buhurandina  jiyanek bi rumet û li pey xwe hiştina navekî ku piştî her behskirinê “rehma xwedê lê be” pêve bê girêdan, yan jî bi pey xwe hiştina berhemê ku ji bo nifşê nu bibin çira, hêviya her mirovekîye!

Bi dilekî sar çu belkî, çavên wî vekirî…Ji alîyekî ve xort û keç, jin û mêrê Kurdistan ku bedenê xwe dane ber mirinê di zindanan, ji alîye din, top barandina firokeyan li çîyayên Kurdistan…  (Li nav mezel, di wan kêlîkên dawî ku di nav dost û heval û hezkirîyê xwe de bu jî, firokeyên şer ber bi çîyayen Kurdistan ve diçun, vekî ku tinaza bikin…).

Lê ez bawerim ku di dilê xwe de bi bawerîyek rojên xweş û azad û di nav aşîtîyê ku di raman û xeyalên xwe de bi cih kiribun û di helbestên xwe de anîbun ziman…

Pençeşêrek pençeya xwe avet stûyê Şêrgeleyekî… Mixabin vê carê hertişt alîkarê xwedîye pençê bun!

Îro Şêrgeleyek derbasbu ji vê dîne bin av Arjen Arî…

Îro helbestek nîvî ma li Kurdistan…

Helbestek neqediyayî ku nifşê nu bidomînin…

31.10.2012
Amed


[1] Gotin a Behram Arî, kurê Arjen Arî, ya dawî ji bo bavê xwe.
[2] Diyaloga Birêz Osman Baydemir û Arjen Arî, berî çuyîna wîOsman Baydemir.


Bi Gotinê Xwe, Arjen Arî:
Arjen Arî: Arjen Arî di sala 1956'an de, li herêma Omeriya, li gundê Çalê hatiye dinyayê. Di sala 1979'an de Enstituya Perwerdeyî ya Diyarbekirê Beşa Zimanê Tirkî qedand. Weke gelek şa'ir û nivîskarén kurd wî jî bi tirkî dest bi helbésté kir. Di sala 1976é de li Nisébîné ji ber belavkirina belavokeké hate girtin. Wé demé polisan dest danîn ser helbestén wî yén bi tirkî û kurdî. Qasî hefteyeké di hepsé de ma. Ew berdan, lé helbestén wî taa niha di mexzena Dadgeha Nisébîné de hepsî ne. Di gel, ku weke cara pêşîn kovara Tîrêjê de helbestên wî weşiyan tét zanîn, ya rast, helbesta wî ya ewil di belavokeke ku li heréma Mérdîn hate belavkirin de weşiya. Ew helbest ji sé malikan/beytan pék dihat.  
Malikek jé ev bû:
Du mirin kirin mahne, rakirin ling Nisébîné/Xewa sibé bela kirin, avétin nav tirs û xwîné

Bi dû 12é Îloné de ew li welét ma, helbestén wî di kovarên li derveyî welét; wekî Berbang, Kurdistan Press, Nûdem, Çira, Pelîn û Rewşenê de hatin weşandin. Di sala 1992é li navçeya Nisébîné li ber deriyé mala xwe rastî érişeké çekî bû. Birîndar rakirin Nexweşxaneya Zanîngeha Dîcleyé. Ji wé bûyeré de li Amedê dijî.

Di sala 2004é di nava demazrénerén Komeleya Nivîskarén Kurd de cih girt, hé jî di réveberiyé de Berpirsé Tekiliyén/alaqatan e.

Arjen Arî ji bilî kovara W, Peyv; di rojnameya rojane bi kurdî, Azadiya Welat de her heftî di quncika bi navé ‘Erxewan’ de, di malpera Diyarnameyé de jî her heftî di quncika bi navé ‘Agirdank’ de, û carinan jî bi nivîsén xwe beşderî Malpera Amîdakurd dibe.
Berhem
 Ramûsan min veşartin li geliyekî Helbest,Weşanên Avesta, 2000
 Ev çiya rûspî ne Helbest, Weşanên Avesta, 2002
 Destana Kawa Helbest, Weşanên Elma, 2003
 Eroûtîka Helbest, Weşanên Lîs, 2006
 Bakûrê Helbestê/Antolojiya Helbesta Bakûr,Wş.Y.N.Kurd,Duhok,2007
. Şérgele, Helbest,Weşanén Avesta,2008
. Çil Çarîn,Helbest,Wş.Enstîtuya Kurdî ya Amedé(ev behrem li ber çapkiriné ye) (http://www.rizgari.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=1262).   

Helbestek Arjen Arî, Ramusan min veşartin li gelîyekî, Bi stran û muzîk a Mehmet Atlî:



Ramûsan Min Veşartin li Geliyekî

ar girtiye qurm
û li dorê dileyize
çi kiribû
çi bû gunehê dara berû?
bi min re wê jî şer nexwestibû
bi min re zarokan, bi min re kulîlkê
û wê qîza xama...
ku, li dû min stûxwar ma
û bendî...

rondik herikîbin şer herikand
û xwîn pijiqand pelê kulîlkê
ma bayê kur rûxand hêlîna tivîlkê,
hij ma li milkê, ramûsan li milkê?

xwezî, lewitîn di kirêtiyê de
û şer dizî ji me xewnên mîrekî
li herêmekê em ji gundekî
dijmin jî bûna malê me pev dima
neyariya me nedigiha qewmekî
kengî bûya lev dihatin
em eydekê, erefatekê...

bi ya helbestê min kir
û min guh da bilûra şivên:
hij min aland li destmalek bi vên
û ramûsan min rakirin geliyekî...

ramûsan min veşartin li geliyekî
ew gelî yan ê Elî, yan jî li Cûdî
bi têhn dimînin li wirbi hij dimînin ramûsanên min
şer betal bibin, çek rawestin
ji çiyan şerker dadikevin
ezê di nav wan de bim
ileh ileh, tu bê pergî min
da te himbêz bikim ji dêvla çiyê...

şer de ye mîna min niha helbest jî
kengî parzinîn biwêj ji xwînê
ji êşê rêz, ji şînê çarîn
helbesta min hingî bixwîn
wê evîn jê binizile...

Arjen Arî


Ji pirtûka ''ramûsan min veşartin li geliyekî'
Weşanên Avesta, 1999.








26 Eylül 2012 Çarşamba

Bir Duruşmanın Ardından….



Dün  yine bir KCK duruşması vardı girişinde “Adalet Devletin Temelidir” yazısının olduğu Diyarbakır adliyesinde. Aslında hergün neredeyse bir KCK duruşması yapılıyor burada. O kadar ki yer sıkıntısı olmasa tüm Kürtleri ve dostlarını tutuklu yargılayacaklar kendilerini toplumun değilde devletin bekasına adamış olan bu mahkemeler.
Bu duruşmayı diğerlerinden ayıran, tutuklu yargılananlar arasında, Karadenizden çıkıp kendini yoksul Kürt çocuklarına ve ailelerine adamış yazar-antropolog Müge Tuzcuoğlu’nun da bulunmasıydı. Bu duruşma onunla birlikte aynı davadan  tutuklu bulunan 27 kişinin 7 ay sonraki ilk duruşmasıydı. Yani tipik bir, 12 Eylül rejiminde bile görülmeyen “önce tutukla sonra deliller nasıl olsa tespit edilir” önüne anlayışının tüm çıplaklığıyla gözler serildiği davalardan bir tanesi. Delil dedikleri de malum ortam dinlemeleri. İki gün süren duruşmanın neticesi, aralarında Müge Tuzcuoğlu’nun da bulunduğu 9 kişiye tahliye edilmesi diğerlerinin tutukluluk hallerinin devamına ve duruşma tarihinin Aralık ayına ertelenmesi oldu.
İki gün süren duruşma boyunca adliye koridorlarında yaşananlar Türkiye’de Kürt sorunun neden çözülemediğini de gösterir nitelikteydi bence. Adliye koridorlarına bakınca bu ülkede Kürtlerin ya tutuklu, ya tutuklu yakını olarak izleyici ya da onların avukatlarından oluştuğunu zannediyor insan. Mahkeme salonları ve cezaevleri Kürtlerle dolu, adliye koridorları tutuklu bulunan yakınlarını görmeye gelen anne, baba, kardeşlerle dolu. Ve hemen her davaya gelmeye çalışan vekiller. Ve Diyarbakır’a yabancı birisinin “işlerinde epey bir uzmanlaşmışlar” dediği avukatlar. Yani bir mahkeme salonunun üç tarafında da Kürtler yer alıyor.
Yine bakınca orada yaşananlara, devletin Kürd’e bakışını görüyor insan, orada devleti temsil eden polis, hakim ve savcıların tavır ve davranışlarında. Yukarda da belirttiğim gibi, “Adalet Mülkün Temelidir” düsturu bile burada “Adalet Devletin Temelidir” haline dönüşmüş. İş böyle olunca, her şey devletin bekası adına yapılınca, devletin kolluk kuvvetleri de buna uygun davranmaktadırlar.
Bütün kolluk kuvvetleri sivil-resmi ayırdetmeksizin bellerinde silahları ile dolaşıyorlar mahkeme koridorlarında. En ufak bir tartışmada hemen “araya” giriyorlar. Hatta birisinin bir tartışmadan sonra itiraf ettiği gibi “böyle davrananları alacaksın odaya” anlayışı hakim. “Sen devletin polisine bağıramazsın”.
Yakınlarını, konuşamazlarsa bile, en azından görmek umuduyla duruşma salonuna girmeye çalışanlar, yani insani bir içgüdü ile hareket edenler doğal bir izdiham hali oluşturuyor duruşma salonlarının önünde. Tek bir istekleri var aslında, çocuklarını, annelerini, babalarını, eşlerini görmek… fırsat bulurlarsa bir-iki kelime laf etmek… tüm çabaları bunun için… Bunun karşılığında kapıda sürekli onlara  “siz laftan da anlamıyorsunuz”, “birbirinize saygınız yok” gibi hakaretamiz söylemlerle bağıranlar ve etrafta her an müdahale için bekleyen çevik…
Aslında bu durum belki de “devlet”in olan tüm kurumlarında geçerli. Örneğin bir hastanede, bir okulda veya herhangi bir “devlet” dairesinde de aynı tavır ve davranışla karşılanıyor insanlar, fakat burada bir nüans var. Burada bağıranlar ve müdahale için hazır bekleyenler ünüforma giymekte ve silah taşımaktadırlar!
Herkesi kapıdan uzaklaştırıp, kapının önündeki koltuklarda oturan insanları yerlerinden kaldırıyor görevli memur. “Sabahtan beri çok yorulduk, biz oturacağız” diyor. Sonra oturuyorlar ve etraflarını bariyerlerle kapatıyorlar… bariyerin dışında ise duruşma salonuna girme fırsatı bekleyenler…
Bir anne, kızıyla birlikte oğlunun duruşmasını izlemeye gelmiş. Salona girmeye çalışıyor fakat dolu deyip izin verilmiyor. En sonunda dayanamıyor gözleri dolmaya başlıyor… gözyaşları akmaya başlıyor sonra, ve sonra feryat ediyor, çaresizce kapıdaki memura “inşallah çocuğunun ölümünü görürsün” diyor, bu lafınnasıl ağzından çıktığına kendisi bile şaşırıyor sonra. “Ne yapayım diyor” ağlamaklı bir şekilde, “sabahtan beri burdayım, kızım da burada, oğlumu görmek istiyorum ama izin vermiyorlar. Benim oğlum suçsuz. Kürd olduğunu söylemek suç mu, hakkını istemek suç mu” diyor. Belki bilmiyor ama bu tür şeyler devletin bekası sözkonusu olduğunda suç oluyor devletin kanunnamelerinde…
Bir eş, erkek, cüsseli, vursa devirecek tarzdan… Karısı da 7 aydır içerde, tutuklu yargılanıyor… Biraz konuşunca gözleri doluyor onun da “keşke ben girseydim diyor” yanında duran kadına “çocuklarıma daha iyi sahip çıkardı” diyor. Gözleri doluyor, erkek adama ağlamak yakışmaz derler ama… insan bu… taştan yapılmamışsa eğer ağlıyor da… kıpkırmızı olmuş gözyaşlarını siliyor oradan uzaklaşırken, ağladığını kimsenin görmemesi için…
Aynı kişiyi bir başka duruşmadan gelirken görüyorum. Ne oldu diye soruyorum. “Urfa grubu” diye cevap veriyor. Aynı davanın Urfa ayağında gözaltına alınanlar. Onlarda burada yargılanıyorlarmış… Milletvekili de orada diyor… kastettiği BDP’nin Urfa milletvekili… hani haklarında 500 küsür dokunulmazlık dosyası açılmış bulunan vekiller…Belki bu dosyalrdan bir tanesi de davaları izlemekle ilgilidir, kim bilir.
Dün yapılan duruşmada da başka bir milletvekili gelmişti… Hangi birisine yetişeceklerine eminim onlarda şaşırmaktadırlar. Belki dava üzerinde herhangi bir etkileri olmuyordur fakat orada olmaları bile insanları mutlu kılıyor. Vekillerini karşılarında, yanlarında gördüklerinde insanların yüzlerine bir güven hissi oturuyor, gözlerine bir umut… bunu her hallerinden görmek mümkün oluyor…
Bir başka baba, kızı için orada. Koşturup duruyor, çırpınıyor kızı için. Duygusallaşıyor bazen, kızıyor hem kendisine hem kızına… sonra tüm bunları yapan sisteme… gözleri dolduğunda uzaklaşıyor o da, yanındakiler görmesin diye, içinin nasıl yandığını, bu ateşin gözlerden nasıl damla damla süzüldüğünü…
Yaşlı bir ana, belli ki Türkçe bilmiyor… orada sessizce acısını yaşıyor… tüm gün boyunca orada oturdu… bir ara elindeki bir parça kuru ekmeği gizlice ağzına götürüyordu, belli ki acıkmıştı. Buna rağmen sessizce oturduğu yerde oturmaya devam etti, duruşma sonuna kadar…
Tutuklu yakınlarının hemen hepsi birbiriyle tanışıyor, tanımasalar bile birbirlerini, birbirlerinin acılarını dinliyorlar… aynı umudu paylaşıyorlar…
Akşam olup ta karar için herkes adliye dışına çıkarıldığında hepsinin nasıl aynı umudu paylaştıkları daha net olarak görülüyor… tahliye kararından sonra sevinçlerini içlerine akıtıyorlar “hepsi bizim çocukalarımız” deyip, diğerlerinin acılarını paylaşıyorlar…
7 ay sonra ilk duruşmada tahliye oluyor Müge Tuzcuoğlu, “çocukları” etrafını sarıyor cezaevi çıkışında, hep birlikte sarılıyorlar birbirlerine, hep birlikte yürüyorlar gideceği yere kadar gecenin geç saatinde…
Tekrar hoş geldin aramıza Müge, Karadeniz’in deniz gözlü laz kızı…
Diyarbekir
26.09.2012