2 Mayıs 2012 Çarşamba

Diyarbakır'da 1 Mayıs..


1 Mayıs, 1889'da toplanan II.Enternasyonal'de "Birlik, Mücadele ve Dayanışma" günü olarak kabul edildi. Gün oldu devran döndü, işçilerin yanına daha başka “sınıf”lar katıldı. Hizmet sektörleri oluşmaya başladı, bu sektörlerde çalışanların “işçi sınıfı”na dahil olup olmadıkları tartışıldı. İşçiler kazandıkları hakları sayesinde toplumun diğer kesimlerine nazaran daha iyi ekonomik ve toplumsal şartlara kavuştular ve giderek mücadelenin ön saflarından geriye doğru çekildiler. Boşalan ön safları, işsizler, öğrenciler, memurlar, kimliğinden, inancından dolayı ezilenler doldurdu. 1 Mayıs artık sadece işçilerin değil, tüm ezilenlerin “birlik, mücadele ve dayanışma” günü oldu.

Diyarbakır, bu anlamda hatırı sayılır bir potansiyel barındırmakla birlikte, 1 Mayıs “kutlama”larına katılım her zaman az olmaktadır. Toplumsal, kültürel ve siyasal nedenleri olsa da bu durumun, temenni bu günün burada da daha fazla kalabalıklarla kutlanması yönündedir.
 Alana doğru kortej halinde yürüyen emekçiler..


Kürtçe ve Türkçe  "Bijî 1 Gulan" "Yaşasın 1 Mayıs"..




KESK'liler tutuklu bulunan üyelerini unutmadılar..



Geleceğin emekçileri de ordaydı.. 


Az sayıda kayılım sağlamış olsalarda afişlerinin anlattığı kalabalıktı...


Sendikal faaliyetlerden dolayı "faili meçhul" cinayetlere kurban giden SES üyeleri de ordaydı..


Eğitim-Sen her zamanki gibi "anadil"deki ısrarını sürdürdü, bu pankart yüzünden polis arama noktasında tartışma yaşandı... 




1 Mayıs onlar için bir başka "bayram"dı... 



















Ataması yapılmayan öğretmenler ve daha ataması yapılmadan hayatını kaybeden öğretmnler... Kimisi çalışmadığı için ve dolayısıyla sağlık güvencesi olmadığı için tedavi olamamıştı, kimisi yaşadıkları durumu dayanamayarak intiharı seçmişti...



yol ortasındaki ağaçların gölgesinde dinlenmeye çekilenler...


Diyarbakır sıcağından birazcık olsun "kurtulmak" isteyenler...








Bu sene yine renkli görüntüler vardı. Tüm eylemlerin müdavimleri olan simit, su, ayran satan çocuklar ve seyyar satıcılar yine herkesten önce alandaydılar. Anti-kapitalist Müslümanlar da ordaydı, atanamayan öğretmenler de, öğrenciler de, yaşlılar ve çocuklar da…
İlk başlarda polisin alana almadığı seyyar satıcılar, inatlarıyla alana girmeyi başardılar.
Halaylar çekildi, türküler söylendi, mesajlar verildi… ve sorunsuz bir şekilde meydan boşaldı. 

Bir dahaki 1 Mayıs'a kadar..

Bijî 1 Gulan,
Yaşasın 1 Mayıs..

01/05/2012
Diyarbekir 



29 Nisan 2012 Pazar

24 Nisan…Türkiye’nin Geçmişle İmtihanı…


Bir 24 Nisan’ı daha kazasız belasız atlattı Türkiye!
Türkiye’nin yöneticilerinin ve toplumun önemli bir kesiminin 25 Nisan günü aklından geçirdiği budur herhalde. Çünkü bütün gözler ve kulaklar ABD başkanının Ermeni “tehcir”i ile ilgili yapacağı geleneksel konuşmasındadır. Acaba bu yıl Başkan “soykırım” kelimesini kullanır mı diye yürekler ağza gelir.
Dün 24 Nisan’dı, yani Ermeni soykırımının ya da Ermenice ifadesiyle “Meds Yeghern” yani büyük felaketin 97. Yıldönümü. İstanbul’da Talat Paşa’nın emri ile yüzlerce Ermeni aydının ve toplum liderinin tutuklanıp sürgüne gönderildiği gün. Ermeni “tehcir”inin ve sonradan bütün Ermenilerin Anadolu’dan “sökülüp” atılmalarının başlatıldığı gün… Bir etnik grubun, Bu toprakların kadim bir halkının yerinden yurdundan tamamen atılması düşüncesinin hayata geçirildiği gün…
Ve yine bir 24 Nisan günü gözler ve yine kulaklar ABD başkanının konuşmasındaydı. Beklenildiği üzere bir kez daha “soykırım” kelimesi kullanılmadı, bunun yerine büyük felaket (Meds Yeghern) ifadesi tercih edildi. Gerek başkanlık koltuğuna oturmadan önceki konuşmaları gerekse sonraki konuşmaları bu büyük felaketi bireysel olarak “soykırım” olarak kabul ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte bu kişisel görüşü en azından bir süre daha devletin resmi görüşü haline getirilmeyeceği anlaşılmaktadır.
ABD’den çok uzaklarda felaketin asıl yaşandığı topraklarda yani bugünkü Türkiye Cumhuriyeti topraklarında ise bambaşka bir paradigma mevcut.  En hafif bahane “savaş şartları” olarak kayda düşülmektedir, hem de adlarına Prof. “title”leri eklenmiş “bilim” adamları tarafından. “asıl onlar Türkleri katletti” diye başlayan makaleler. Bu şartlar altında Türkiye’nin politikacıları ve yaklaşık yüzyıldır resmi paradigma ile büyüyen Türkiye toplumu için “soykırım”ı kabul etmek ve bunun karşılığında resmi bir özür[1] dilemek en azından şimdilik zor görünmektedir. Fakat bu topraklar için sevindirici bir şey var ki o da,  eskiden bunu değil dile getirmek düşünmek bile çok büyük bir olay iken bugün bu olayın artık düşünülebilir, üzerinde az da olsa konuşulabilir duruma gelmiş olmasıdır.
Üzerinde çok fazla acılar yaşanmış topraklardır, gözyaşı ve kanla sulanmış, dereler kan renginde akmıştır bazen. Hepsinin üzerine bir çizgi çekilmiş, inkar edilmiş, yok sayılmıştır. Hatta gerçekler tersyüz edilmiş, bu haliyle sunulmuştur. Zordur o yüzden bütün bir geçmişi yeniden okumak, yüzleşmek ve giderek kabul etmek, edebilmek. Özür dileme-ama öyle yapmacıktan değil, yarım-yamalak “Dersim özrü” gibi hiç değil- için bir başlangıçtır bu.
Yıl 2010 Aralık, Siirt’in Pervari ilçesine bağlı bir dağ köyü. Güneşli bir köy, evin önüne birkaç tane “kursi” çekiliyor, çay içiyoruz. Köyün ismi bir garip geliyor. “Ermeni köyü müydü bu köy eskiden?” diye soruyorum. “evet” diyorlar, yanımdakini gösterip “Bunun dedesi de Ermeniydi” diyorlar ve anlatmaya başlıyorlar hikayeyi; “Dedesi o zamanlar daha çocuk tabii, tüm diğer çocuklarla birlikte yakılmak üzere Çalların üzerine koymuşlar, bunun dedesi düşmüş o çalıların tepesinden aşağıya yuvarlanmış, öyle kurtulmuş, yaralı bir şekilde komşu köydeki Şex’in yanına gitmiş, tövbe etmiş, Müslüman olmuş öyle kurtulmuş”. Dedesi Ermeni olan (kendisi değil ama! Ermeni olmak daha çok dinsel bir kimlik olarak kabul edilmektedir o zamanlar, en azından halk arasında) kişi de elinde korucu silahıyla bizi dinliyor. Camiyi gösteriyorlar sonra, “eskiden kilise idi burası yıkıp yerine cami yaptılar”.
Bu sadece bir tanesi “büyük felakete” ait hikayelerden, böylesi binlerce vardır bu topraklarda. “Ferman”dır adı halk arasında. Ne anlama geldiği ve neler yaşandığını az-çok herkes bilir, yavaş yavaş dile getirmektedirler bugün.
Önce tarihi yenide okumak, resmi paradigmayı bir kenara bırakmak, bizzat tanıklıklara yeniden başvurmak gerekir geçmişle, geçmişimizle hesaplaşmamız için ve tabi gerçek bir özür dileyebilmek için…
Özür nasıl dilenir diyorsanız, bir örnek olarak Almanya Federal Devlet Başkanı Johannes Rau’nun Yahudi Soykırımı için İsrail Parlamentosunda dile getirdiği özrü hatırlamakta fayda vardır;

“İsrail halkı izlerken; öldürülenler, mezarı bile olmayanlar önünde eğiliyorum. Kendim ve kuşağım adına, geleceğini İsrail’in çocukları ile birlikte görmek istedğim çocuklarımız ve torunlarımız adına, Almanların yaptığı şey için affınızı istiyorum. Kurbanlar bizim geleceğimizin bir parçası olarak kalacak”.

25.04.2012
Diyarbekir




[1] “Özür” dileme ve bunun ifade ediliş tarzı ile ilgili güzel bir yazı için bkz. Aris Nalcı “Soykırımdan dolayı affınızı diliyorum!”. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1085864&CategoryID=99

21 Nisan 2012 Cumartesi

Kimse yok mu? ve vatansız kalma halleri...



Muhtemelen siz de görmüşsünüzdür yukarıdaki afişi. Bu afişi Diyarbakır’daki bir hastanenin camlarında gördüm.  Gözleri yardım bekleyen bir çocuk fotoğrafının üstüne yapıştırılmış Suriye bayrağı. Kampanya için etkili bir fotoğraf, görenlerde bir acıma ve yardım etme isteği hissi uyandırıyor. Fotoğrafın üst kısmındaki başlık –daha doğrusu soru- ilk bakışta bir irkilmeye sebep oluyor, daha sonra gözler sorudan çocuğun gözlerine oradan ara başlıktaki fotoğrafın –kampanyanın- derdine kayıyor. Ve alttaki yardım kuruluşunun adı ve yardım edilecek hesaplar ile tamamlanıyor afiş. “Yardım” kampanyası için başarılı bir afiş.
Buraya kadar her şey normal. Fakat normal olmayan, içinde beni rahatsız eden bir şeyler var.
Bu fotoğrafın – yada afişin- asıldığı yer ile sorduğu soru içinde tarihsel, ideolojik ve tabiî ki sosyolojik sorunları barındırıyor.
“Siz hiç vatanınız varken vatansız kaldınız mı?” belki bu fotoğraf ya da afiş ve sorduğu soru dünyanın başka bir bölgesinde herhangi bir şekilde sorunlu görülmeyebilir. İnsani bir yardım kampanyasının başarılı bir afiş çalışması olarak görülebilir, bu yardım kampanyasını organize eden yardım kuruluşunun ne kadar “insani”, ne kadar toplumsal çevresine duyarlı, insanlığa, savaşa ve savaşın sonuçlarına kayıtsız kalmayan bir yardım kuruluşu olduğunun bir göstergesi sayılabilir.  Ne var ki bu afiş bende aynı duygu uyandırmıyor, aynı şeyleri düşündürtmüyor.
Kimse yok mu? Yardım derneğinin adı. Samanyolu Tv’nin bünyesindeki bir programın adıydı önce sonra Tv bünyesinde bir derneğe daha sonra da “bağımsız” bir derneğe dönüştü. Yani dini yönü ağır basan “İslami” bir yardım kuruluşu. Bunun ne ayıp bir tarafı var ne de gocunacak, hatta yardımlaşma bizatihi İslam dininin ortaya çıkışında vardır. Diğer yandan mutlaka takdir edilecek bir çok şey de yapmışlardır. Sorun bunlar değil zaten. Sorun bizatihi sordukları “soru”da.
Amma velakin bu soruya benim cevabım “evet”tir. Hem de yüzyıldır kendi vatanımda vatansız kalmışım, vatansız muamelesi görüyorum hala. Sadece vatanım değil, dilim, kültürüm yok sayılmış, inkar edilmiş ve inkarın bir başka sürümü devrede bugün.
Din kardeşliği adı altında Kürtlerin “vatansız” kalmasının yolunu yordamını hazırlayan bir ideolojinin, bir tarihin temsilcilerinin kalkıp Kürtleri bizatihi kendi vatanlarında “başka” insanların acıları üzerinden yeniden sömürmeleri ve bunu yardımlaşma, dayanışma, din gibi kutsal kavramlar adı altında yapmaları, en hafifinden bu kavramlara saygı duymamaktır. Daha önemli bir başka soru/n ise, neden hala Kürtlerin kendilerini sürekli aşağılayanlarla birlikte hareket ettiğidir?
Saygılarımla,

 Not: Fotoğrafı bir türlü dikey konuma getiremedim ;-))

23 Mart 2012 Cuma

Newroz 2012 izlenimleri...


Diyarbakır Newroz İzlenimleri;

İki gün öncesinden hem içişleri bakanı hem de İstanbul ve Diyarbakır valileri Barış ve Demokrasi Partisi’nin Newrozu Diyarbakır ve İstanbul’da 18 Mart’ta kutlama taleplerinin yerinde görülmediğini ve rededildiğini açıkladılar. Onlara göre ‘Nevruz’ 21 mart günüydü ve o gün kutlanması gerekiyordu. Onun dışındaki günlere izin verilmeyecekti. Aslında geçen yıllarda da Newroz Kürtler tarafından sadece 21’inde değil bir haftaya yayılan etkinlikler ve kutlamalar şeklinde geçiyordu. Fakat bu yıl anlaşılan bir şeyler değişmişti! Değişen sadece içişleri bakanı değildi kuşkusuz, hükümetin ‘sorun’a bakışıydı aynı zamanda.
BDP bütün engellemelere karşın karar alındığı gibi 18 Martta Newroz’un startının İstanbul ve Diyarbakır’da verileceğini açıkladı ve kitlesini kararlaştırılan alanlarda Newrozu kutlamaya davet etti. Diyarbakır’da tüm hazırlıklar buna göre yapılmış Newroz alanı temizlenmiş, ses sistemleri kurulmuştu. İçişleri bakanlığı ve Valilikler genelgeleri ile Newrozun kararlaştırılan alanlarda kutlanılmayacağını, daha çok sokak aralarında küçük gruplar halinde kutlanmaya çalışılacağını ve bunların da küçük çaplı müdahaleler ile engellenebileceğini düşünmüş olmalılar.
Derken ‘newroz’ günü gelip çattı. Sabahın ilk saatlerinden itibaren beklenin aksine insanlar akın akın newroz alanına yürümeye başladılar. Hem de çok uzak mesafelerden çünkü otobüsler çalışmıyordu. Minibüsler ise her yöne gitmiyordu. Her tarafta polis barikatı vardı. Newroz alanına giden bütün yollar kapatılmıştı. Bu sefer Newroz bütün bir kente yayıldı, birçok yerde lastikler yakıldı, yollar trafiğe kapatıldı ve polis ile göstericiler arasında çatışmalar başladı. Bir yandan kentin içinde ve sokaklarında bunlar yaşanırken, diğer taraftan kitleler halinde insanlar Newroz alanına birçok koldan giriş yapmaya çalışıyorlardı. Hem burada hem de kent sokaklarında çatışmalar başladı. Ve sonunda kitleler Newroz alanına girmeyi başardılar. Binler, onbinler, yüzbinlerce kişi akın akın alana gelmeye ve alanı doldurmaya başladı.
Newroz alanında ilk göze çarpan şey alanın çevresine konuşlanmış GSM operatörlerine ait olduğu söylenen araçlardan yükselen alevlerdi.
Alanda ise bir başka sürpriz vardı. Polisler akşamdan ses sistemlerine el koymuş ve onları bulundukları yerden kaldırmışlardı. Dolayısıyla BDP’liler alandaki insanlara seçim otobüslerinin üzerinden seslenmek durumunda kaldılar. Onları dinleyenler, aracın yakınında olanlardı. Alanın içinde ve çevresinde bulunan yüzbinlerce kişi bu konuşmaları duymuyordu bile. Halay çekiyorlardı, slogan atıyorlardı, piknik yapıyorlardı, fotoğraf çektiriyorlardı. Aslında Newrozu çoşku içinde, zafer havasında kutluyorlardı. Onlar için bir zaferdi bu, tüm engellemelere rağmen alana gelebilmişlerdi. Ses sistemlerine el de koysalar, yollara barikat da kursalar, şehir dışından gelenleri engelleseler de alana girmeyi başarmışlardı. Hem de onbinlerce, yüzbinlerce kişi ile, kitlenin milyonu aştığını iddia edenler de vardı. Newroz bu ruh hali içinde kutlandı.
Kutlamaların bitmesiyle kitle otobüsle birlikte BDP il binasına yürüyüşe davet edildi. Bölük pörçük gruplar halinde kitleler yürüyüşe geçti, alanın kalabalık olması, ve alan dışındaki araç yoğunluğundan otobüs hareket edemedi. Dağınık halde kent merkezine yürüyüşe geçen kitleye bir çok yerde polis gözyaşartıcı gaz bombası ve tazyikli suyla müdahale etti, hatta helikopterden bile göstericilerin üzerine gaz bombası atıldı.
Diyarbakır’da bir Newroz bütün engellemelere karşı böyle ‘kutlandı’. Akşamüzeri internet üzerinden ulusal ‘Türk’ medyasının internet sayfalarındaki manşetlere bakıldığında, hem İstanbul’da hem de Diyarbakır’da meydana gelen olayların sorumlusu olarak BDP gösterilmekteydi.  Özellikle hükümete ‘yakın’ ve ‘çok yakın’ basındaki manşetler, basının da, hükümet gibi Kürt sorununu anlamadığı gibi, Newrozun Kürtler açısından ne anlama geldiğini de anlamadığını göstermekteydi.
Bu Newrozun da gösterdiği gibi;
Newroz Kürtler için bir ‘milli’ bayramdır ve bundan sonra hiçbir güç ve engelleme onları bu bayramı kutlamaktan alıkoyamaz. Bu Newroz Diyarbakır ve Ankara arasındaki bir güç mücadelesiydi ve kutlanıp kutlanmaması her iki taraf açısından son derece önemliydi. Newroz alanına girmeyi, Newrozu kutlamayı başarmış olması en azından Diyarbakır’ın kolay kolay pes etmeyeceğini göstermektedir.
Uzunca bir süre KCK adı altında yürütülen gözaltı ve tutuklanmaların kitleleri kısmen örgütsüz bıraktığı gibi bir izlenim edinmekle birlikte, Kürtlerin her an kendiliğinden bir nevi ‘yeniden örgütlenme’ye gidebildikleri de görülmektedir. Dolayısıyla gözaltı ve tutuklanmalar kısa vadede devlet ve hükümete sorunun ‘çözüm’ü gibi görünse de, uzun vadede sorunu sadece daha da ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağı ve Kürtlerle Türkler arasındaki kopuşu daha da hızlandıracağı da düşünülebilir. Gerek Newrozun yasaklanması, yapılan müdahaleler, İstanbul’daki müdahaleler gibi ve özellikle basının tavrı gibi konular bu kopuşu derinleştirmeyi hızlandırmaktadır.

19.03.2012, Diyarbekir

Diyarbakır’da kitlelerin büyük bir kararlılıkla Newroz alanına akması ve alana yüz binlerce kişi ile girmeyi başarmaları, devlet nezdinde pekte hoş karşılandığı söylenemez. Aslında Diyarabakır Newrozu kutlanma şekliyle diğer şehirlere örnek olacaktı. Ya izin verilecek, barışçı bir şekilde kutlanacaktı ya da izin verilmeyecek ve kitleler alanlara “girecek”ti. Hangisinin olacağı tamamıyla yerel idarecilerin –ve dolayısıyla temsil ettikleri devletin- tavırlarına bağlıydı. Devlet ikincisini seçti. Halka izin vermeyerek, çatışmaların da önünü açtı. Dolayısıyla, diğer şehirlerdeki Newroz kutlamaları birer gösteriye dönüştü, çatışmalar çıktı, onlarca kişi yaralandı, yüzlercesi gözaltına alındı.
Bunlar arasında ön plana çıkan kuşkusuz Batman’daki Newroz ve orada meydana gelen “olay”dı. Ahmet Türk gibi örnek, sağduyu sahibi, tüm Kürtlerin sevip-saydığı bir insana yapılan saldırı ve sonrasında valinin açıklamaları aslında ilk günkü olayları “tasvip” etmeyen Kürtlerin de “bu kadar da olmaz” demelerine neden oldu. Ahmet Türk daha öncede saldırıya uğramıştı fakat bu seferki hem saldırı biçimi hem de saldırganların “resmi” oluşları itibariyle daha vahimdi. Tüm bunların, öncülüğünü içişleri bakanının yaptığı, devletin “güvenlik” konseptinin bir sonucu olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır. Son demeçler, açıklamalar bu konseptin sürdürüleceği yönünde.
Newroz “sıcak” bir havada başladı, ancak sıcak yaz aylarının daha “serin” geçmesi her şeyden önce devletin göstereceği tutuma bağlı olacaktır.

22.03.2012







19 Mart 2012 Pazartesi

Newroz a 2012’a û Mesela Qasidan…






Li Amed’ê Newroz bu iro. Roja hevaltîyê bu, roja destgirtinê bu, û ji hertiştî giringtir roja desthilandinê bu… Amedê iro carek din “Amed”buna xwe nîşanî yar û neyara kir…
Li Kurdistanê ku mirov dikeve meha Adarê berî hertiştî Newroz tê bîra mirov. Erê eşên dilê me Kurda disa tên bira me, wekî Qîrkirina Kurda li Helepçê, wekî Agît’an… Eşê ku dilê mirov dîsa dişewitênin, agirê tê de kur û har dikin carek dî… Lê belê hêvîyê biharê jî tên bira Kurda… Newroz hêvîye ji me Kurda re.
Dîsa hat meha Adarê û hemu Kurd li benda Newrozê bun. Adar Newroz e, Newroz jî Adar. Newroz ne yek roje, lê meha Adarê tevde ye… Ne 21’ê wê tenêye.. Kengî bihar hat, Newroz ew roje!
Newroz a isal ji ya hemu salan giringtir xuya dikir, lewma isal zilma li ser Kurda ji her salî zêdetir bubu. Her roj bi ser malan de dihat girtin û xort û keç, jin û pîr, zarok û mezin, ji siyasetmedaran hetani hunermend, nivîskar û aktivistan dihatin binçavkirin… Wezîrê karê hundir û wali û qeymeqam û hêzên dibin emrê wan de, bi reberî û serokatîya Serokwezîrde politîqa ya sedsalî carek dîn bikardianîn. Ew politîqaya ku ji hêla Kurda ve hatiye betalkirin car bi caran, bi can û rehê xwe, bi malê xwe! Ji hemu dinyayê re dane nîşankirin ku Kurd hene û li ser pîyane. Ev yek buye derd û ketîye dilê xêrnexwazan de. Hew dikarin vê politîqayê bi hesanî bimeşînin wek berê. Sedema erîşên wan ev yeke. Bi kuştin Kurd xelasnekirin dibê belkî bi girtin em xelasbikin û pirsgirêka Kurd û Kurdistan çareser bikin.
Ji ber vê yekê dest bi girtinê kirin, bi seda, bi hezara mirov xistin zindanan de. Piştî her girtinê derketin ser Tv’ên  xwe û gotin “em Kurdên ‘baz’ digirin da ên ‘kevok’ bi reheti xwe tevbidin”. Ê ku baverkirin dergetin û piştgirîya wê jî kirin, lê belê Kurdan zanîbun bi lîstikên Osmanîya… Zanîbun ku ‘bextê romê tuneye’. Zanîbun ku ‘baz’ jî bin, ‘kevok’ jî bin, di nerîna romê de Kurd her yekin… Kurd jî dizanin iro ku çi baz û çi kevok, ê ku diçê ji reh û canê Kurda diçê… Ê ku dîtin ku Kurd hew tên xapandin bi lîstikên kevnar, dest bi erîşan kirin… ya davî Newroz bu…
Newroz, cejna Kurda, sembola netewîbuna Kurdaye… Ji ber vê yekê Newroz ne yek roj tenêye wekî hatî gotin. 21’ê Adarê yek ji rojên Newrozêye… Ji ber vê yekêye ku Kurd ev çend salin ne tenê 21’e Adarê lê ew heftîya ku 21 tedeye bi navê ‘Newroz’ pîroz dikin… îsal jî armanc ev bu, lê belê…
Ji Enqerê bi gefan qasid bi rê kirin û gotin ‘Nevruz’ wê di 21’ê Adarê de bê pîroz kirin… Ji bilî vê rojê ji destur tuneye ji bo pîrozkirinê, gotin…
Mesela qasidan duvdirêje… Di wextê berê de di nav gelek  civaka de qasid dihatin serjêkirin, girtin, kuştin. Lê di nav Kurda de tinaz bi wan dihatin kirin… Wext derbas bu, civak guherî, çand guherî, ev tiştê ha jî guherî… Êdî bu tiştekî dî… Bu wek lîstikekê di destê mezinan de bona henekpêkirina zarokan… Lê  ji alîyê di ve ev henekpêkirin yek şîret jî bu ji biçukan re…
Wexta ku em zarok bun, mezina carina henekê xwe bi me dikirin û digotin herin ji filankes re filan tiştî bibejin. Me jî nizanîbu û me diçu ew tişt ji filankes re digot. Wan jî weki bersiv digotin herin bêjin “bê qasid gu xwar”!. Em zarokê reben ku haya wa ji tiştekî tuneye divegerîn. Ê ku em şiyandibun dipirsî, “ka hun çun cem filankes û tiştê ku me ji were gotibu we jê re got û wî çi li we vegerand?” me digot “erê em çun û me ew tiştê ku we gotibu me jê re got, wi jî go herin bejin ‘bê qasid gu xwar!’”. Ev gotin bi me dubare dikirin û dikenîyan. Hetani me fehm kir bê ma qasid çîye û çi xwarîye!
Mesela me li ser Newroza isal bu, ji Kurda re qasid bi rêkiribun û gotibun wan herin ji wan re bêjin bê isal ya hunê Newroza xwe di rojên ku em bixwazin de pîroz bikin yan jî em destura Newrozê nadin. Ji bo vê yekê ji Enqerê hetanî Amedê çend qasida da pey hevdu…
Kurdan iro tevî hemu asteng û erîşan Newroz pîroz kirin û carek dîn nîşan kirin ku Newroz ji bo Kurda cejna netewîye û bi vê yekê jî bersiva xwe bi qasidan re şiyandin!!! 
Newroz pîroz be….
18.03.2012
Amed







Çend wêne ji Newroz a 2012'a ya Amed'ê...

10 Mart 2012 Cumartesi


Bir Taş Olsam[1]…
Önce çocukları vurdular, vurdukça daha da çoğaldılar… Öfkeleri daha da büyüdü… Sonra ellerine taş alıp kendilerini döven, işkence eden, gözünü kırpmadan vuran zalimlere attılar. Onlara taşla karşılık verdiler, tıpkı Filistin’deki yaşıtları gibi… Çünkü “çocuk”tular ve başka da bildikleri bir “silah” yoktu ellerinde. Adları “taş atan çocuklar” oldu… Tıpkı Filistin’deki yaşıtları gibi en öndeydiler hep… Bir farkla, onlar Kürt çocuklarıydı, görmezlikten gelinebilmelerinin, her türlü baskı, işkence ve tacize maruz bırakılmalarının dayanağı da bu oldu.
Çoğu “kirli savaş”ın içine doğmuş ve daha doğarken, köyünden,  toprağından, en yakınlarından koparılmış bir şekilde şehirlere, şehirlerin de varoşlarına göç etmek zorunda bırakılmışlardı. Yakılmış köylerinin dumanlarını uzaktan seyrederek yola düştüklerinde, kalplerine de bir öfke düşmüştü, bir daha hiçbir zaman sönmeyecek.
Yoksulluklarının, itilip kakılmalarının, annesiz-babasız kalmalarının müsebbibini çok iyi tanıyorlardı. Bir travma yaşamışlardı ve hala da yaşatılıyordu onlara aynı “kirli güçler” tarafından.  
Öfkelerini demirden yapılmış zırhlı “akrep”lere taş atarak dile getirmeye çalıştılar çoğu zaman bir oyuna dönüştürerek. Çünkü her şeye rağmen çocuktu onlar ve büyüklerden rol çaldıklarının farkında olmadan oyun oynamak istiyorlardı, oyun oynuyorlardı.  Bir keresinde onlarla röportaj yapan Ece Temelkuran’a içlerinden birisi “neden taş attınız?” sorusuna çocuk saflığıyla, polisleri kastederek “ama onlar başlattı” diyordu. Çocuk her yerde çocuktu, fakat onlar farklıydı, çünkü onlar Kürt çocuklarıydı, onlar “Taş atan çocuklar”dı.
Onlar taş attılar, polis amcaları gaz bombası… sonra gözaltına alındılar gecenin bir yarısında evlerinden, tutuklandılar devletin şefkatli sıcak yüzünü daha yakında görmek için… Cezaevlerinde de boş durmadı devlet, bu küçük çocuklara “en şefkatli yüzünü” göstermek istiyordu. Onları “adi” suçluların ortasına attı, salyalarını akıtmış insanlıktan nasibini almamış yaratıklar da, devletin gücünü arkasına alarak, bu çocuklara “şefkat” gösteriyorlardı. Çünkü onlar çocuk değildi, onlar “Taş atan Kürt çocuklarıydı” ve bu “suç”larıyla her şeyi hak ediyorlardı. Hem ne diyordu emniyetin başındaki adam habertürk ekranlarında; “her şeyden önce şunu görmek gerekiyor, bu çocuklar baklava çaldıkları için girmediler oraya”.
Yani, önce vuruldular bu çocuklar, sonra “demokrasi” geldi tutuklanmaya başlandılar… ve ileri demokrasi ikliminde cezaevlerinde onların payına düşen, dayak ve cinsel tacizdi. Çünkü onlar “baklava çalan çocuklar” değil, “taş atan çocuklar”dı. Sanki baklava çalan çocuklar saraylarda yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında seyr-ü sefa içinde yaşıyorlarmış gibi. Sesleri çıkmıyorsa “baklava çalan çocukların”, korkularından, bir yaşam biçimi haline gelmiş suskunluklarındandır.
Pozantı cezaevinde bir skandal, (normal şartlar altında ve normal bir devlette bir skandal olması gereken bu tür bir olay) hepsi aynı zamanda birer politik tutuklu olan bu çocukların konuşmaları ve onları dinleyen cesur gazeteciler sayesinde ortaya çıktı.  Sonraki gün hem konuşanlar hem de onları dinleyip bu skandalı ortaya çıkaran gazeteciler “dalga”ya kurban gittiler.
Uzunca bir süredir Kürtlere karşı bir sürek avı devam ediyor. Önceleri apoletli şimdilerde ise yeşillenmiş renkleriyle büyük, kocaman medya tarafından “dalga” olarak ifade edilen bu sürek avı artık sadece sisteme ve/veya iktidara muhalif Kürtleri değil, bir süredir onların dostlarını da hedef haline getirmiş durumda. Bu konuda Profesör Büşra Ersanlı, yayıncı Ragıp Zarakolu günümüzün sembol örneklerdir. (Bilim adına Kürtlerin dertlerine kafa yorduğu için ömrünün önemli bir bölümünü cezaevlerinde geçirmiş İsmail Beşikçi hoca, Türkiye’de Kürt olmayıp da Kürtlerle ilgilenmenin, onların dertlerine kafa yormanın nasıl netameli bir iş olduğunun çok canlı bir örneğidir ve bu konuda O’nun ismini anmamak haksızlık olur).
Bilim adamları, yayıncılar, gazeteciler, yazarlar… Kürtler ve onların dertleri üzerine kafa yoran tüm Kürt dostları bu sürek avının hedefindedirler… Ve bu sürek avının son kurbanı, Diyarbakır’da ‘Sarmaşık Yoksullukla Mücadele Derneği’nde gönüllü olarak çalışan, “taş atan çocuklar’ları kendine dert edinen, onları dinleyen, hikayelerini kaleme alan Müge Tuzcuoğlu. (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1081138&CategoryID=77).
Önce çocukları aldılar, sonra onları haber yapan gazeteci ağabeyleri/ablaları, sonra onların yanında olmayı seçmiş, dertlerini paylaşmaya gönüllü olmuş diğer ağabeyleri, ablaları, tüm dostları…
“Taş atan çocukların” Mavi gözlü, Karadenizli Müge ablaları da “dalga”dan alındı içeriye…
Bir taş olsanız, diye sorulmuştu?
Ben bir taş olsam, içinden taşacak fikirlerle, kafalarının içi ırkçı, ayrımcı kalıp yargılarla dolu olan “baştaki”lerin kafalarının içini değiştirebilecek derecede güçlü, içi insanlığın bugüne kadar getirdiği en iyi, en güzel değerlerle, fikirlerle dolu bir kuyuya atılmak isterim.
Ben bir taş olsam, mutlu ve güzel günleri dalga dalga tüm insanlara yayacak bir özgürlük denizine atılmak isterim.
Tüm cezaevlerini yıkacak güçte bir taş olmak isterim…
Diyarbekir



[1] Başlık, Müge Tuzcuoğlu’nun ‘Taş Atan Çocuklar’la yaptığı röportajlardan oluşan Ben Bir Taşım kitabından esinlenerek konulmuştur. En kısa zamanda yeniden özgürce aramıza ve çalışmalarına katılması dileğiyle.